<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" standalone="no"?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><rss xmlns:itunes="http://www.itunes.com/dtds/podcast-1.0.dtd" version="2.0"><channel><title>YaKolaBiterse?</title><description>nisan 2009</description><managingEditor>noreply@blogger.com (devrim)</managingEditor><pubDate>Wed, 18 Mar 2026 12:44:49 +0300</pubDate><generator>Blogger http://www.blogger.com</generator><openSearch:totalResults xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/">230</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/">1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage xmlns:openSearch="http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/">25</openSearch:itemsPerPage><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/</link><language>en-us</language><xhtml:meta content="noindex" name="robots" xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml"/><item><title>tasdike bel bağlamayan beyanname</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2018/05/tasdike-bel-baglamayan-beyanname.html</link><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Thu, 10 May 2018 17:52:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-8610511006097823202</guid><description>&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
İzin verirsen biraz söylenmek
istiyorum. Uzun süredir yapmak istiyorum bunu. Karşıma birini alıp - bugün o
muhatap sen oluyorsun – şöyle esaslı dökülmek amacındayım. Yok, canını
sıkmayacağım, hatta anlatacaklarım seni eğlendirebilir bile. Ha sen yine de “diyeceklerin
umurumda değil, bana ne senin derdinden &amp;amp; tasandan” diyebilirsin elbette. Senin
bileceğin bir şey. Bu yazıda böyle.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Pekâlâ…&lt;br /&gt;
&amp;nbsp; &lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Beyan ediyorum! Bugünlerde pek
keyifli hissetmiyorum. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Nasıl tarif etsem ki sana…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Ne hissettiğimi de pek çözemedim
aslında; kendimi, kendimin dışında bir benmişim gibi, kendim harici olan o beni
de, aslında daima asıl ben oymuş gibi ve şimdiye kadar dışarıdaki beni bir
başka benden izlemişim gibi duyumsuyorum. Ürküyorum da bazen bundan…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Karışık mı? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Biraz açayım öyleyse: şu aralar
meselâ, aynada gördüğüm ve ben olduğumdan emin olduğum kişinin gözleriyle,
aynanın dış tarafında duran kendimi izlerken buluyorum beni. Ayıp oluyor; dik
dik bakıyorum elin adamına gibi mahcup pozlarına da yatamıyorum, nasıl yatayım
o da bakıyor çünkü ve yan gözle bir kaçamak bakış atayım desem, yok o hiç
olmuyor. Gözlerimiz birbirini buluveriyor. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Sanki tuhaf bir yabancılaşma
hissi uyandırıyor bu durum bende. Çok kafa yormama karşın ne olduğunu tam olarak
çözemediğim, galiba çözünürlülüğü bozuk bir hissiyat bu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bu tuhaf ve içli-dışlı
farkındalık hissine bazen çok yoğun, bazı zamanlarda ise gözümün kenarına
ilişen ama asla bütününü yakalayamadığım silik gölgeler misali, değişken
hallerin peşi sıra kapılıyorum. Nedir bu haller? Muhtemelen herkeste olan
şeylerden. Sadece geçişler biraz hızlı. Meselâ, buz pateni yapar gibi aniden melânkoliden öfkeye doğru kayabiliyor; ardından 'üçlü axel' hareketiyle havada üç buçuk tur
dönerek neşeleniyorum. İkisi arasındaki geçiş zorluğu
derecesinden ötürü de artistik değerlendirmede epeyce yüksek puanları yakalayabiliyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
80’li yılların TRT çocuğuyuz, ne
bekliyorsun başka.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bedenimi böyle duyumsuyorum da peki ruhum farklı mı? O da başka bir âlem. Sanki yarısı boşalmış bir dondurma
kovasının içinde; külâhlara veya kaplara doldurula doldurula bütününden eksilip
gitmiş, görünürde hoyratça çekip çıkarılmış parçaların ardında bıraktığı kepçe
oyukları yüzünden ayın yüzeyindeki kraterlere benzemiş ve bir yığın
girinti, çıkıntılarla dolu renksiz bir dondurma öbeğine benzetiyorum onu. Her
an eriyip akmaya müsait ve hatta ilk tercihi bu. İşte tam da bu yüzden; kıvamını veren ustaya her türlü şikâyetin, küfrün gelmesine zemin oluşturan
bir isteklilikte. İsteklilikte mi dedim? Evet. Öyle demişim. Demek ki ruhumun,
kusurundan tuzaklar tasarlayacak bir doğası var. Sümen altı sabotaj modunda!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Allah kahretsin!!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
İyi tamam, kafdaanarkasına…
kafdaanarkasına…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Eğer hala terk edip gitmediysen
yazıyı, belki de bana karşı bir empati oluşturuyorsun içinde ya da tüm bu kafa karışıklığının
neticesinde yaşadığım sıkıntıya katma değer olarak, bir de üzerine farklı
eziyetler çekmiş miyim diye merakından dolanıyorsun buralarda. Yok, hiç sorun
değil. Haklısın aslında. İçinde merak edilecek serüvenlerin yaşandığı, bölümler
arasında nefes nefese bir heyecanın ve tutkunun hayal gücüne omuz verip seni
hayatın gerçekliğinden çekip alacak bir öykü değil bu. Cümlelerimin içinde yok
böyle şeyler ve muhtemelen olmayacak da çünkü bu sadece bir beyanname. Burnu
boktan çıkmayan bir adamın sızlanmaları. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Hala burada mısın? Diyelim ki
buradasın. Ne diyordum… &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Madem ruhum bir dondurma
bidonunda diye söylendim durdum; söyle bakalım hadi: sen de dondurmayı
yalayarak değil de ısırarak yemeyi sevenlerden misin? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
“ Manyak mısın yahu? Dişlerin
donar lan! ” deme…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Ben, dondurmanın yalanmaktansa,
ısırılmayı yeğlediğinden yanayım. “Haydi oradan canım!” mı dedin? Bunu da deme. Dondurma dediğin, ahlâkı yerinde olacak üstat. Diğer yandaş arkadaşların aksine; ben, yalayarak yemenin bir tercih olması taraftarı değilim.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bak şimdi! Sadece ruhen
duyumsadıklarımla kalmıyor bu yanar-döner hissiyatım. Beni, çok fena telâş
reaksiyonuna sevk edecek bir takım emareler görülüyor bedenimde. Bir takım
dolaplar dönüyor benden habersiz. Sanki bir ayaklanma çıkarma hesabında bazı kendini
bilmez organlarım. Çok ağırbaşlı bir uysallıkta seyrederken, aniden sinsice
üzerime çullanmalarına şahit oldum. Bu yüzdendir ki onlardan fena halde kıllandım, hal ve hareketlerinden nem kaptım. Bu diken üstünde gezinme durumu bedenimdeki asayişin büyük ölçüde sarsılmasına zemin hazırladı; gelip giden yoklamalar bazen peş peşe bazen de sırasını beklemeden, utanmadan, sıkılmadan hatta demokratik gelenekleri sallamadan, katıksız bir kahpelik meşrebinde taarruza kalkmaları yüzünden oluyor. Huzur düşmanı alçaklar! Onları asla unutmayacağım. Hatırladıklarımı sayayım hemen sana: &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
İkidir, kum döküp-taş düşürüyor,
kıymet bilmez, hayırsız böbrek. Bağıra çağıra yolluyor beni ambülâns sedyesinin
üzerine! Şeklim ve şemailim, “The Exorcist” filminde içine şeytan kaçmış
Regan’dan hallice, çarpık-çurpuk bir vaziyette kıvrandırıyor beni yerlerde. Evde,
üst kata çıkılan bir merdiven olsa, sırt üstü emekleyerek ineceğim oradan
neredeyse! Sinirleri yay gibi geren bir filmdir o da ha!&lt;br /&gt;
&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Malazgirt ovasında cenk eden cengâverler
gibi şahlanıyor tansiyonumun değerleri. Hâlbuki ne cengi ne de cengâveri
severim. Anlaşılan kurtuluş yok. İlâca raporlanıyorum. Her gün aynı saatte
randevulaşıyoruz co-diovanla. Fakat bu ilâçla nişanı öyle hemen takamıyoruz. Önce
doktorların deneme tahtasına dönüyorum. Doğru ilâcı bulana kadar uzun zaman
çalışıyorlar üzerimde. O sürede sayısız kaba işeyip teslim ediyorum laboratuvar stajyerlerine. Kim bilir kaç tüp kan veriyorum; aynı laboratuvarın farklı
umursamaz tavırlı ve değişik salaklık modunda dolanan stajyerlerine. Bazen
laboratuvarlar değişiyor ama stajyerlerin modunda bir değişiklik göremiyorum. Yüksek
tansiyonumun çaresini arayadursunlar; o tansiyon, hiç yerinde durmuyor bu
salaklık muhitinde seyreden stajyer nesli yüzünden!&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yılın bazı aylarında seğirmeler
hortluyor bilumum yerlerimde. Sağ ayağımın iki orta parmağını birbirine bağlamak
zorunda kalıyorum; o ayların sinir bozucu o günlerinde!&amp;nbsp; Ha bire, dalkavuk vezirler misali eğilip duruyorlar. Üstelik ikisi birden! Bir mecburiyet olmaksızın; yahu hani olur ya,
saydığın sevdiğin birinin karşısında eğilmek istersin yerlere kadar ama sadece
istersin lan, bunu göstermezsin de hissettirirsin belki, e yok efendim ben illâki
göstereceğim, hadi bakalım ha babam eğil dur! Ne kadar sünepe, ne kadar
prensipsiz parmaklar ulan bunlar!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Parantez aç; ikidir ulan diye
hitap ediyorum; yanlış anlama, sana değil o. Kendimin dışındaki bendir bu hitabın
muhatabı. Aynada yüzüne söyleyemediklerimi oturup yazıyorum, parantez kapa.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Ayrıca sağ elimin başparmağı, sol
göz kapağım ve üst dudağımın sol kıyısı bu başkaldırıya destek çıkan vandallar
olarak geçiyor kayıtlara. Büyük harfle mi yazılıyor bunların baş harfleri, onu
da bilmiyorum. İsyanlarla çalkalanıyor vücudumun her bir toprağı. Topraktan
gelmedik mi? Niye olmasın? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Yaz kızım! Satır başı!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
“İşte öyle bir şey…” dedi Erol
Evgin, benim ruhum henüz kaşıklanmamış ve bidonunda bir bütünken. Ruhumun
evvelini özledim be ya. Evet!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Ne var! Özleyemez miyim?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bir zamanlar, tahta sandalyelerde
saatlerce oturur ve perde süsü verilmiş beyaz badanalı pürüzsüz duvarda seyrettiklerimizin
çetelesini tutardık.&lt;br /&gt;
&amp;nbsp; &lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Onlardan birinde “Acele etme,
papaz efendi!” diye haykırdı duvarın arkasından Battal Gazinin Oğlu! Filmin
içinde bir duvardı bu. Hiç kimse üstüne alınmadı. Belki de oğlunu
tanımıyorlardı. Zaten oğul da babasını tanımıyordu. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Dur yahu! Konuyu dağıttın,
dediğini duyar gibi mi oldum acaba? Gaipten deyip geçiyorum öyleyse. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Bir yazlık sinema matinesinde
Rocky 4’ün koskoca ikinci perdesi seslendirildi. Dublajda çığır açan yeni yetme
fırlamalardık biz! Arada yükselen gülüşmeler, piçlik mertebesinde mansiyon
ödülüne lâyık görüldüğümüzün kanıtıydı bize göre. Kendi fantezimizin içinde eğleniyorduk; sinemaya elvan-kola-gazoz
satışında tavan yaptırmıştık, sesi kopan Rocky'nin dördüncüsünde. Başka filmleri de seslendirme hayalleriyle
ayrıldık sinemadan o gece yarısı. Lâkin, heyhat! Bir daha hiçbir teknik arıza
bir türlü denk gelmedi bize. Tüm kariyer plânlarımız, bakımı iyi yapılmış
projektörlerin bobinleri arasında eridi gitti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Koskoca bir hayattı o belki de.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Gördün mü? Sanırım söylenme ve
sızlanmaların çoğu eninde sonunda nostaljiye makas kırıyor. Ziyan edilmiş
yılları ayıkladıktan sonra geriye kalanlar avucumuzdan ziyade ancak hafızamıza
sığacak kadar yer tutuyor. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Ne diyeceğim biliyor musun? Belki
de böyle hissetmem gerekiyor bugünlerde. Tuhaf olan şey keyifsizliğim değil; belki de benden başka hiç kimsenin aynı keyifsizliği kendi içinde hissetmemesidir.
Yani bugünlerde başka nasıl hissedebilir ki insan? &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Biliyorum artık gitmek istiyorsun
ama…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
Sen bir şey hissediyor musun? &lt;/div&gt;
&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;span face="&amp;quot;calibri&amp;quot; , &amp;quot;sans-serif&amp;quot;" style="font-size: 11pt; line-height: 115%;"&gt;HEPSİ BU&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><title>kola bitmez, bitmiyor</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2011/09/kola-bitmez-bitmiyor.html</link><author>noreply@blogger.com (kucukpatates)</author><pubDate>Mon, 19 Sep 2011 23:15:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-1998717187270946057</guid><description>neredeyse onbir aylık bir bebeğim var. ne kadar kolaymış ruhları berelemek.. çünkü bütün bebekler birbirinin aynı. demek ebeveynin hatta belki sadece annenin tutumu eğip büküyor kişiyi baştan. mükemmel insan için annenin 4 kollu ve uyumayan bir yaratık olması gerek. geçmişsiz olmalı ve sabrı sonsuz. nasıl bozulduğumuzu görebiliyorum. korku yok, önyargı yok, sadece "ben" sadece keşif. zaman hem çok yavaş hem çok hızlı. enerji uyanıklık halinde sonsuz. merak merak merak.. nasıl ayrışılıyor bakalım. sanırım iki yaşına kadar anlayamayacağım. kendi adıma ise bomboşum. zavallı küçük patates.. hiç birşeyim kalmadı. yavaşım, hafızam ölü, dayak yemiş gibi hissediyorum sürekli, neredeyse yokum ve bunun farkındayım. o kumandadan istiyorum işte, hayatı ileri sarandan..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>şarlatan</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2011/09/sarlatan_4185.html</link><category>agal</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Tue, 13 Sep 2011 18:40:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-7913871415172587060</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Göz kapaklarım açık ve gözlerim dünyanın çok ötesinde bir yerde ve niye olmasın; sanırım, galaksinin de dışında…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte oralardan bir yerden bakıyorsa sanki: uzun ve çok uzun sabitlenmeler işte, bilirsin…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dua okumalısın dedi arkamdan bir ses; yüzyılların bilgeliği cüppesinin baldır derinliğine uzanan ceplerinde ve tuhaf bir tınıdaki sesinde, sanki yan duvarlardan kopuk kopuk gelen anlaşılması güç lisanında…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sesimi ona uzatmıyorum ve zaten mecalim yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkamda hala ve bekliyor. Beni. Beklesin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O anda, toprağın içindeyim. Sol elim, bileğe kadar. Sol elim artık ben olmuş. Ben artık sadece kendi sol elim olmuşum ve toprağın içindeyim. Sıkıyorum. Beni bütünleyen, geride kalan her şey dışarıda; boş kabuk, amaçsız, anlamsız, önemsiz ve kıç deliğinden ve kamıştan ve buz kesmiş sırttan, ter boşalmış enseden, kemiği kaynamış bir burundan, kulak çınlamasından, kirpiğe dolanmış kurumuş çapaktan, göbek deliği kokusundan, bacaktaki bıçak yarasından, at toynağı gibi ayak tırnaklarından, yeterli!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herkesin kendine göre acıyı kavrama ve bir şekilde üstesinden gelme yöntemi vardır. Kalkıp da burada, bu yüzden sol elim ben olmuşum açıklamalarına girmeyeceğim, girmem ve sana ne…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzaklaşmalıyım…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben ufak bir fırlamayken, daha bu kadarım –elimin yerden 50 ila 60 santim yukarıda olduğunu hayal et- yamuk ve sivri kafamla önüme geleni kovalardım. Kaçıyorlardı benden. Nedensiz. Belki onları kovaladığım için. Ben de kaçtıkları için…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nevrotik bir fırlama kısırdöngüsü… ya da çok daha önemsiz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lanet şekilsiz ve tıpkı kurabiye hamuruna şekil verircesine zahmetli, eski bir tülbent parçasıyla yoğurulmuş ve boktan plastik makyaja bulanmış Boris Karloff benzeri kafamı patlattığımda ancak vazgeçebildim bu lanet olası kovalamacalardan. Lanet olası!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonrasında ise durgunlaştım. O deli kan, bütünüyle kafatasımdan dışarıya fışkırmıştı belki de. Yüzüme, gözüme, ellerime, günışığına ve sokağa ve kan görmemiş henüz körpe zihinlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zihinler daha sonra -olur ya- kendi deliliklerinde, öngörülmeyen ve asabi sanrı krizlerine prim tanıyan solucan derisi misali kaygan beyin kıvrımlarında olgunlaşıp damıtılmış ama küf kokan cinnetlere dönüşecek emsalsiz ve korkunç ve bir bakıma naif, duru ama acı bir öfkenin ve nefretin tetik boşluğunu alan hassasiyetine kavuşacak ve neden?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Önceden planlanmamış ve tamamıyla tesadüfen, yalnızca arızalı beynimin sıska bacaklarıma verdiği dolduruşla motive edilmiş bir refleks ve neticesinde mezuniyet balosunu büyük bir hayal kırıklığı ile terk eden “Carrie” misali fecaat bir teşhirden dolayı mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Belki de.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gururlanmalı mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BELKİ DE!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pamuk prensesin elmadan aldığı ısırıktan bahsetmiyorum size. Aynı zehir değil!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sümüklü böceğin sırtında taşıdığı kabuk kadar kırılgan ve onun kadar güvensiz bir sakinliğin gürültülü ve görkemli çöküşüne olanak veren ya da karıncanın ayak izi kadar belirsiz veya ancak kibrit alevi kadar sıcak o an…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Utanmış ve korkmuş ve gücenmiş ve…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HAHAHA!!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yakıcı güneşin altında üzerinde yakamozlar çakan kan oluğunun yumuşattığı ve göreni dehşete sürükleyen, bacak kadar çocuğun ani ve peşi sıra ifade sürüklenmeleri ve elbette göz teması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha anlatayım mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ha şunu da belirteyim; hiçbirine acımıyorum. Üzülmüyorum ve umurumda değiller. Zerk ettiğim zehri gözleriyle yudumladılarsa; ……………………………………………..?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görüyorsunuz, benim için koca bir BOŞLUK!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ama zor iştir devasa BOŞLUKLARI içinde muhafaza etmek ve içinde ona yer temin edebilmek. Sadece yürek yeterli olmayabilir ve bilirsin; elde tutmak hiç kolay bir iş değildir. Marifet ve beceri gerekir. Sen de takdir edersin ki, boşluğu tutmak çok daha zor ve imkânsıza yakındır ve risklidir…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütünüyle onun olma yolunu seçmediysen…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sana kalmış, beni ilgilendirmiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kimse tuvaletin kuburu genişliğinde sıçmaz değil mi? Evinizde bir fil beslemiyorsanız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Neyse…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pencereden baktım, binaların arasından bana ancak görünebilen dağa. Uzakta. Çok gri. Kalbim çökmüş ve ıstırap çeken yalnız ve aç sokak kedilerinin inisiyatifine bırakmışım. Belki böylesi daha iyi diye.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne şiirsel! Karın doyurmuyor ama, ne onlarınkini ne de…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi kendi kendime diyorum ki, ulan bırak artık bu gözdağı verme oyunlarını; kim ve niye sallasın ki seni! Hem herkesin -ona şüphe yok- bir zehri vardır; belki hiç zerk etmediği ya da olduğundan bile bihaber…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“teee!” derdi dedem, eğer hiçbir bokun farkında değilsen ki, bu alaycı ve “senden bir sikim olmaz” anlamı çıkarılabilecek sözcüğü de ondan en çok ben işitmişimdir. Milleti kovalamakla meşguldüm lan! Ne yapayım…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu arada hala, hayatla aramdaki kaygılı aşk da devam ediyor ya; hani her aşk, içerisinde gömülü bir hazine sandığı misali nefreti ve bıkkınlığı barındırır ya; öylesine soğuk ve mesafeli ve kararsız, sıkıntılı, saldırgan, timsah derisinden kalkanlarını açarak dolaşan insanların her dakika yanınızdan yürüyüp gittiği böbrek sancısı gibi ağır geçen yıllar…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(vay benim başım!)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hiç yalan söylemeyeceğim; hazırlıklı ol: hakaret etmek istiyorum, bağırmak –hayır- haykırmak istiyorum, küfretmek ve aşağılamak istiyorum, ellerimle sertçe iteklemek –hayır, hayır ulan- tepenize sıçmak istiyorum, tüm soba borularındaki kurumları başınızdan aşağı boca etmek istiyorum ve belki buna katıla katıla gülmek istiyorum ya da sizi Büyük Sihirbaz Houdini’nin jilet gibi keskin kılıçlar sokuşturduğu o sihirli dolabın içine koymak ve onun hiç başaramadığı bir şeyi –sizi delik deşik etmeyi işte yahu- ben başarmak istiyorum ve aslında o dolabın içine ben de girmek istiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tamam! GEL ÖYLEYSE!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dur, ötesi var…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-size: 85%;"&gt;“…ey, fıskiyeli mabedler, ey taşak derileri, ey fıskiyeli taşak derileri, ey insanlığın sabah ayakkabısının yine görmediği taze köpek boku misali her yerdeki çirkinliği; ey ulu polis, ey ulu silahlar, ey ulu diktatörler, ey her yerdeki ulu budalalar, ey yalnız ahtapot, ey dengeli ve dengesiz ve kutsal ve kabız hepimizi tek tek güzelce sızdıran saat tiktakları, ey altın dünyanın sefil ara sokaklarında yatan berduşlar, ey çirkinleşecek çocuklar, ey daha da çirkinleşecek çirkinler, ey hüzün ve kapanan duvarlar –ne Noel Baba, ne kancık, ne Sihirli Değnek, ne Külkedisi, ne de Büyük Dehalar Asla; guguk -bok sadece ve köpeklerin ve çocukların kırbaçlanışı, bok sadece ve bokun silinişi; sadece hastasız doktorlar sadece yağmursuz bulutlar sadece günsüz günler, ey bütün bunları başımıza musallat eden Tanrı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçurtmadan sarayına ve zamankartı meleklerinin huzuruna çıktığımızda bir kez olsun KENDİN, bizim ve SANA bütün yapacaklarımız için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MERHAMET&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MERHAMET&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;MERHAMET&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;diye bağıran sesini duymak istiyorum.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aslında başından beri sizlere BUKOWSKİ okumak istiyorum!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HEPSİ BU&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>yok bişey</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2011/06/yok-bisey.html</link><category>pötibör</category><author>noreply@blogger.com (Anonymous)</author><pubDate>Fri, 17 Jun 2011 16:24:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-5318553087345464066</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;her şey bir hastalıkla başladı. önceleri hafif bir nezle gibi görünen bu hastalık, önce bedenimi halsiz düşürdü sonra da beynimi. son vuruşu ise ruhuma oldu. artık insan değildim, evet. günlerdir kimseyle konuşmamıştım. ofiste iş arkadaşlarımla yaptığım bir kaç konuşma dışında, bana ait benliğime dair bana dair tek bir cümle çıkmamıştı ağzımdan. zaten artık bir benlik de yoktu. içi boş bir yaratık, yalnız ve sonsuz bir varoluş vardı sadece. başı ve sonu olmayan, hissizlikler sinsilesi. oturduğum yerde düşünmeye devam ediyordum ama bu düşünceler de birbiriyle bağlantılı, anlamlı bir sonuca ulaşan düşünceler değildi. sadece orada duruyor ve beni yoruyorlardı. ellerimi, ayaklarımı hareket ettirebiliyor, gözlerimi kırpıyor, dışarıdan hiç göze batmayan bir profil sergileyebiliyordum. beni gören evinde sakin bir şekilde oturmuş, puantiyeli pijaması ve çıplak ayaklarıyla kendi halinde masum biri zannedebilirdi. ne de olsa içimizde olan biten dışa yansımıyordu asla, en azından tam olarak. biraz dikkatli baksalar en fazla diyecekleri "biraz solgun", "düşünceli" veya "keyifsiz" gibi hiç bir etki yaratmayacak basit tanımlamalar olurdu. basit bir insandım elbette, bunun bana faydası olduğuna, hayatın ve evrenin böyle daha güzel ve yaşamaya daha değer olduğuna inanarak büyümüştüm. şimdi ise bunun tersini bile düşünmüyor, sadece hiç ama hiç umursamıyordum. hayat iyimserlik ve sevgiyle ele alınamayacak kadar kaprisli, bencil hatta katil ruhluydu. varolmamın bir sebebi olmalıydı yine de. madem kendi irademle gelmediğim bu hayattan zevk almayı unutmuş, iyiliği parça parça kendimden söküp atmıştım istemeden, o halde bunun karşılığında bana borcu vardı yaşamın. yaşamam gereken daha milyonlarca saniye, dakika ve saat vardı belki de. bu sıkıntıya katlanacak durumda değildim. harekete geçmeliydim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ama yapacak bir şey yoktu amına koyayım!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><title>INFERNO</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2011/04/inferno.html</link><category>agal</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Wed, 27 Apr 2011 18:58:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-4708207387997853338</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
&lt;br /&gt;
Otuz yedi mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Otuz yedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen otuz yedi misin?&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna geri dönmem. Dönersem, beynim peksimet gibi ufalanır kafatasımda. Tekrarları pek sevmem. Bir de zaten konuşmak gibi bir niyetimin de, eee, olmadığını hesaba katarsak…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Genellikle olmuyor yani, her zaman değil. Ben de bilmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her neyse, öyleyse artık otuz yediyim. Pekâlâ…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben kaçayım o zaman bir an önce… son sürat köşeleri döneyim… yüksek duvarlardan, daracık sokakların içinde ki tel bariyerlerden atlayayım hiç hız kesmeden… maymun gibi bir çeviklikle… ne bileyim, belki bir hatunu rehin alırım… ne belkisi, kesin alırım… hani değiş-tokuş için lazım olur ilerde… eski yaşlarımı getirin bana ulan diye telefonda pazarlık yaparım FBI Ajanlarıyla… olur neden olmasın… FBI Ajanı bu, pazarlıkta geri kalır mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tamam, biraz sonra yirmili yaşların burada olacak; yeter ki sakin ol ve rehineyi bize ver!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nah alırsınız lan rehineyi! O daha bana âşık olacak! Oyun mu zannediyorsunuz bunu lan ibneoğluibneler! Derhal getirin eski yaşlarımı bana; özellikle yirmi sekizimi istiyorum. Onu getirin buraya!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben yirmi sekizken, bir Allah’ın kulu bu yaşı yaşamamış gibi davranırdım. Davranmıştım. Tabi ya. Hiç kimse yirmi sekize yeterli duyarlılığı göstermemiş, hehehe komediye bak,  sanki kısacık, göt kadar bir çarşıyı dolaşmaya çıkmışlar da akılda kalıcı hiçbir iz kalmamış gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yirmi sekiz muallak yaş diyordum. Herkese! Yirmi dokuzlara bile…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne demek istediğim hakkında hiçbir fikrim yok; o zaman da yoktu. O yüzden muallaktı belki de ya da sanki veya o kelimeye yakışan bir yaş olduğunu düşünüyordum ya da gerçekte o yaşın ancak muallak kelimesiyle adlandırılabileceğini çünkü kelimenin anlamının anlamsızlığı ve açıklanamazlığı ifade etmesi yüzündendi… belki ya da sanki… ne bileyim ve bilememekti ve bilmek istememekti, sanki veya belki…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Siz hırçın mısınızdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dur yahu, kalkma hemen; otur şöyle…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek istediğim: Hırçınlık bir bedeldir aslında… bilmeyi istememenin bedelidir… bilmediğini anladıkları anda, bilmeni sağlarlar… öyle öyle… ansızın ve destursuz koyarlar bilgiyi kafana… yerleştirirler bir güzel ve gereklidir kanlarınca…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilgi, artık zihninde bir yerlerdedir… usul usul yıpratır ve soldurur cahilliğini… o dinginliğe ve elastiki sabra ulaşmak eskisi gibi mümkün değildir. Bildiğin her şeye lanet etmeye, küfretmeye başlarsın. İlgisi olmayan her bilgiyi artık onunla ilişkilendirirsin. Eline tutturulmuş bir hançerdir o ve ziyadesiyle silahtır… altıkerepatlamaz… mermi kovanları daima hizmetindedir. Basarsın tetiğe ya da saplayıverirsin pembe dimağlara.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilginin ne olduğu, neyi anlattığı çok önemli değil. Değişkendir zaten. Kafa yormaya değmez. Bilgiden kaçalım istiyoruz şurada, kurcalama daha…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yalnız şunu bil!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En yararlı bilgi ve en değerlisi haliyle, kendin hakkında öğrendiğin ya da keşfettiğin bilgidir. Çünkü direkt seni sana anlatan bilgidir. O yüzden eşsizdir. Yolunu belirler. Daha ne olsun! Ya da bir boka yaramaz; alıklıkla meşgul dimağının onu fark edeceğin zamanı bekler durur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seni umursamazlar; aslında ellerinden gelse… … …&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aniden bir üşütme geldi; beraberinde tüm vücudunu sarsan şiddetli bir titreme. Bilgisayarının başından kalktı ve koltuğun üzerinde duran hırkasını geçirdi sırtına. Dışarıda güneş vardı. Çığlıklar ve motor sesleri. Bir fren sesi. Dijital bir bibleme…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sigarası yoktu. İçmiyordu sigara ama olsaydı içerdi bir tane.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nefret bile etmiyordu artık hiçbir şeyden. Her şeyi sevmiyordu sadece. Yalnızca, içten içe sıkılıyordu ve hep sıkılmıştı zaten, içten içe. Of, bu cümle resmen boğdu onu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elini ağzına götürdü ve sigarasından bir nefes çekti. Yoktu, ama yine de yaptı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendini yazmaktan usanmıştı. Yorulmuş ve tabi ki sıkılmıştı. İstemiyordu, çünkü biliyordu. Kendisini biliyordu. Bilmek istemiyordu ama bilmesi sağlanmıştı. Kendi benliği bilincine konulmuş bir bilgiydi. O istememişti. Evet, yukarıda yazdıklarına -şu en yararlı ve değerli bilgi safsatasıyla ilgili paragraf bilhassa- bir tutam bile inancı yoktu. Aklının inanan ve güvenen kısmı onların kontrolündeydi. Bu yüzden direnmiş ve mücadele etmişti. Kavgaya karışmıştı. O kavgada ağzını burnunu dağıtmışlar ve zorla kendini bilmesini sağlamışlardı. Kaçmak da yararsızdı. Hem onlardan, hem kendinden kaçacak kadar saha deneyimi yoktu. Lanet olsun bunlara! Korkak değilim ben!  Ama… … …&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kafasının içinde nükseden -zaman zaman oluyordu böyle- bir patlama sesiyle açtı gözlerini. Kendini toparlaması yirmi saniyesini aldı. Yerde yatıyordu. Yüksek bir tel bariyerin dibinde, atılmış karton kutular ve tenekeden çöp kutuların yanındaydı. Atlarken kafasını sert bir şeye çarpmış olmalıydı. Zonkluyor ve acıyordu. Çok fazla baygın kalmış olamazdı, hala tel bariyerin öteki tarafından koşan ayakların telaşlı patırtısı ve öfkeli bağrışmalar geliyordu kulağına. Köpek havlamaları da vardı. Sokak köpeklerinin havlamalarına karışan, istikamet belirten eğitimli köpek havlamaları, siren sesleri, uykusu bölünen çocuk zırlamaları…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğruldu ve koşmaya başladı. Sol bacağı aksıyordu koşarken. Ağırlığını sağına vererek devam etti. Bu arada işlek bir caddede olduğunun farkında olamayacak kadar dikkati dağılmıştı ve neredeyse bir spor araba tarafından tepeleniyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hani herkesin hayali olan kaza!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her neyse, bu saçma sapan klişe bile onu kararlı kaçışından alıkoyamadı. Elleriyle dur işareti yaparak üzerine doğru gelen tüm spor arabaları yavaşlattı ve koşar adım caddeyi geçti. Arkasındalardı hala. Sesleri kulağına kadar geliyordu. Diğer kulağı fazla önemsemezdi böyle şeyleri. Biraz nefeslendi, çevresine bakındı. Saklanacağı bir yer arıyordu. İşte tam da o sırada gördü kızı. Görür görmez de tanıdı. En nihayet tekrar karşılaşmışlardı. Konuşacakları çok şey vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhtemelen kız da, bu karşılaşmayı kafasında binlerce kez tasarlamıştı. Hepsi bir öncekinden daha ROMANTİK; belki daha EROTİK! Ama onu üstü başı toz toprak içinde, koşmaktan nefes nefese, terli ve bir hayli telaşlı halde hiç düşünmemişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne arıyorsun burada? Ne oldu, neyin var?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anlatırım ama bana biraz zaman ver. Beni burada bekle.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aceleyle caddenin soluna bakan köşede duran ve fazla dikkat çekmeyen ufak bir kitapçı dükkânına daldı ve oradan en ağır ve büyük SÖZLÜĞÜ satın aldı. Parası ucu ucuna yetmişti. Zamanı yoktu. Tekrar kızın yanına döndü ve elinde tuttuğu ağır sözlüğü hızla kafasının orta yerine geçiriverdi. Kızı bayıltacak denli şiddetli bir darbe olmuştu. Diğer kulak bile darbenin şiddetli KÜÜT! sesine duyarsız kalamamıştı. Çınlamaya başlayarak protesto etti bu nahoş usulsüzlüğü!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başarmıştı sanki. Zafer onundu! Artık elinde bir rehinesi vardı. Her şeyi yapabilirdi onunla, her şeyi yaptırabilirdi onun sayesinde. Sonsuz bir olasılıklar zinciri halkasının iç gıcıklatan şakırtı sesleri geliyordu, kendisinden taraf olan kulağına. Diğer kulağı ise, galiba onursuzluğun zaferi olmaz der gibi seğiriyordu; tıpkı bir balıkçı yelkeni gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette AŞK da vardı. Üstelik…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
zaten vardı!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dört yapraklı yonca benzeri bir şeydi onların Aşk’ı. Zor elde edilmiş ama çok kolay ve bencil bir zalimlikle yitirilmiş…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biri omzumdan tuttu ve sertçe kendine çevirdi! Korkuyla sıçradım yerimde.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne yapıyorsun!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben? Bilmem, ne yapayım?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saçma sapan güzellemeler yapıyorsun… yeterli bilgiye sahip değilken üstelik ve klişe bir romantizm sevdasına bel bağlıyorsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kimsin lan sen? Sen de Mr. Spock’a benziyorsun; klişeden bahsedene bak!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim kim olduğum ya da kime benzediğimi boş ver sen…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anında yüzü kurabiye hamuru gibi yumuşayıp başka bir şekle büründü. Şimdi de aynı Falconetti’ye benziyordu. Yani o karaktere can veren aktöre. Tanımıyorsunuz değil mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evladım, ona buna benzetmeyi bıraksana yüzümü. Ne dediğimi anladın mı sen?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine değişmeye başlamıştı yüzü…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evladım deme lan bana!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sakin ol. Ben tarafsızım. Sadece seni uyarmak istiyorum. Lüzumsuz ironik çağrışımlara yöneliyorsun. Bilgiden kaçayım derken, yine ondan faydalanıyorsun; yani kızın kafasına ansiklopediyle vurmak neden?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sözlük…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her neyse; boş benzetmeler, ucuz edebiyat! Yapma çocuğum böyle…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğru konuş lan! Çocuğummuş… sana mı soracam ne yazacaamı…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüzü birden Gargamel’e dönüştü karşımda… sonra da Bonanza da ki Hoss Cartwright oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İyi be, iyi! Yardım edelim dedik, işitmediğimiz hakaret kalmadı! Rahat bıraksana yüzümü yahu; muhteviden kalma dizi oyuncularına yoğurup duruyorsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne demek lan, muhteviden kalma! Hem, kim senden yardım istedi hırt! Senin kim olduğunu bilmiyorum sanki… sen, beynimin kontrol altında olan lobundan fırladın geldin değil mi? Kimi kandırıyorsunuz lan siz, dürzü ib…-a… lan siktir git!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle olsa ne olur ha, öyle olsa ne olur? Seni doğruya ve mantığa yönlendiriyoruz işte. Aşkı bile anlatmayı beceremiyorsun daha. Hehe…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sırıtma lan karşımda, ukala yavşak! Mantığa çağırıyormuş. Sizin mantığınızı biliyorum ben. Geleceğe dönük planlarınızdan da haberim var. Asıl niyetiniz belli sizin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle mi… neymiş ki bizim niyetimiz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüzü eğildi, büküldü; sonunda Dallas’ın riyakar ve ikiyüzlü J.R.’ına dönüştüğünü anladığım anda, okkalı bir tükürüğü yapıştırıverdim suratının ortasına!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aaa… seninle de hiç konuşulmuyor ki birader! Bu ne ya!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Senin yaptığın muhabbet mi lan… karşıma geçmiş, götünle çekirdek çitliyorsun…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kim demiş? Yalan, vallahi de yalan… biz yapmayız öyle şey… İtikadımız yüksektir bizim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle tabi… herkes öyle biliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çıkardım fotoğrafları trençkotumun yan cebinden. Attım suratına. Dünyanın hemen her yerinde götünle çekirdek çitlemişti bu herif. Fotoğraflar yalan mı söyleyecek?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üzerimde bir trençkot olduğunu bilmiyordum. Ona da şaşırdım. Gri böyle… kırışık…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Baktı resimlere. Şaşırmış görünmüyordu, aksine eski günleri yad edermiş gibi bir gülümseme oturmuştu Yakari’ye benzemiş Kızılderili suratında.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen mi anlatacaksın bana aşkın failün-failatün çekimini… anlatabilsen bile benim AŞKIMIN o kalıba oturacağını nereden çıkartıyorsun, KEPAZE!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hafif içerlemiş bayan Topesto gözleriyle baktı biraz. Sonra fotoğraflardan birini seçip bana gösterdi. Almak istiyordu. Başımı hafif yana yatırarak onayı çaktım. Acayip afiliydim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüksek umutlar mı besledik beraber? Sanki veya belki…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ama her şeyin sonunda, elimde kalan ve suratımda patlayan tek gerçek: maalesef kadınların ilk tutkusunda aşığını, sonrakilerde ise sevdiğinin sadece aşkın kendisi olduğu aforizmasıydı ki lanet olası kehanet, evet benim adıma sanki bir kehanet gibi, Byron imzasını taşır. Her ne boksa işte!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeter hadi, tamam! Kaybol, gözüm görmesin seni…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fena bozulmuştu. Döndü sırtını bana yavaşça, elini cebine attı ve bir avuç günebakan çıkardı. Ağır ağır uzaklaşırken, bir yandan da pantolonun düğmelerini açmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ona söylemedim ama o da az afili değildi hani. Tabi ya, bir düşünsenize. Kim gösterişli bir gondolla Grande Canal üzerinde gezinti yaparken, Dante’nin İlahi Komedyasında bile adı geçen Venedik Tersanesine nazır götünü açıp da çekirdek çitlemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yok!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu, beynimin kontrol edilen lobundan çıkıp gelen adamın, ilk kez giydiğim trençkotumun cebinden çıkarttığım ve sonunda kendisi için seçtiği fotoğrafın hikâyesidir. O hikâye de hiç utanıp sıkılanmadan elbet bir gün yazılacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçi Dante “Inferno” da birazını çıtlatmıştı…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HEPSİ BU&lt;/div&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;o:officedocumentsettings&gt;   &lt;o:relyonvml/&gt;   &lt;o:allowpng/&gt;  &lt;/o:OfficeDocumentSettings&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:enableopentypekerning/&gt;    &lt;w:dontflipmirrorindents/&gt;    &lt;w:overridetablestylehps/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="--"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="20" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable  {mso-style-name:"Normal Tablo";  mso-tstyle-rowband-size:0;  mso-tstyle-colband-size:0;  mso-style-noshow:yes;  mso-style-priority:99;  mso-style-parent:"";  mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;  mso-para-margin-top:0cm;  mso-para-margin-right:0cm;  mso-para-margin-bottom:10.0pt;  mso-para-margin-left:0cm;  line-height:115%;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:11.0pt;  font-family:"Calibri","sans-serif";  mso-ascii-font-family:Calibri;  mso-ascii-theme-font:minor-latin;  mso-hansi-font-family:Calibri;  mso-hansi-theme-font:minor-latin;  mso-bidi-font-family:"Times New Roman";  mso-bidi-theme-font:minor-bidi;  mso-fareast-language:EN-US;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total></item><item><title>ÖLÜ VEYA DİRİ</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/11/olu-veya-diri.html</link><category>agal</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Mon, 29 Nov 2010 15:13:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-290648365621804638</guid><description>&lt;div align="justify"&gt;
Günün birinde zar zor düşerek başladığım boktan hayatıma, herkese ait olan bu yaşama yani, o da sıra dışı bir tazyikle fışkırarak, lanet bir ekşimiş ve çürümüşlük kokusuyla birlikte uyandı. Sadece ağzımı açık tutmam yeterli olmuştu. İçimden, benden kaçarcasına dökülüyordu; inanamazsınız, tuvaletin o Hilton lavabosu anında dolmuş ve kenarlarından taşıp yer fayanslarına akmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir ismi ya da dili yoktu ama şimdiden bu hayata benden daha fazla adapte olmuş gibi görünüyordu gözüme. Üstelik benden çıkmış, pardon yok, kaçmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynada ki adama baktım. Bir kısmı sakallarıma bulaşmıştı. Kesmiyordum sakallarımı; hiç olmazsa onlar benden kaçmıyorlardı. Sadık ve müşfiktiler bana.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masama dönmem gerekiyordu. Diğer masaların arasında bir yerdeydi. Benim diğer insanların arasında olduğum gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oturup bir sigara yaktım hemen. Masamdaydım. Aşınmış, üzeri çizik çizik eski ağaç masaları kaldırıp yerlerine bu yeni plastik alaşımlı masaları koymuşlardı. Yeniydiler ama insanı sahiplenmiyorlardı. Soğuk ve mesafelilerdi. Nefret etmiştim bu yeni masalardan. O eski ve dost canlısı ağaç masaları özlüyordum. Her daim dirseklerimin derilerini sıyıran koyu kahverengi, koca cüsseli, babacan tavırlı masaları.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim bir sorunum yoktu o masalarla, anlaşılan benim dışımda herkesin varmış. İnsanoğlunun talepleri bitmez; doyumsuz bir küstahlıkta, aç bir yamyamın karın gurultusu gibi yükselir her şafakta…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yoksa adına medeniyet kültürü dediğimiz şey, yalnızca açık yaraya bastırılan tentürdiyotlu bir pamuktan mı ibaret?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biramdan ufak bir yudum alır almaz zihnimi kuşkulu bir düşünce meşgul etmeye başladı. Belki de yazamayacağım bir öykünün konusuydu. Diyordu ki; madem bu dünya evrenin yalnızca tek bir odası; öyleyse insan, bir odanın içinde nereye ve ne kadar uzağa kaçabilir ki…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aniden sol omuzuma bir elin ağırlığı çöktü ve bastırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Lan oğlum Mükerrem! ”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsmim bu değildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Efendim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Geçen hafta bir oğlum oldu. Bilmiyorsun tabi. Hadi diple şu biranı, yenisini getirecem sana. Oğlumun şerefine. Müesseseden lan.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Henüz yalnızca küçük bir yudum almıştım biramdan. Bardak doluydu ve benden diplememi istiyordu. Oğlu olmuştu geçen hafta. Geçen yılda bir kızı. Adam yaşamın içinde kalan son birkaç boşluğu, dehşet veren bir ereksiyonla dolduruyordu. İlk birkaç eli kazanan kumarbazlar gibi heyecanlı ve hevesliydi. Ağzımın sol köşesiyle sırıttım ve zaten o kısım görünmüyordu bile…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tek dikişte, dibini buldum bardağın. Nefes almadan, gırtlağımdan aşağıya bıraktım hepsini. Midemden korkunç bir gurultu boğazıma doğru yükseldi. Onu da yuttum. Külçe gibi indi aşağıya, küfürler savurarak. Şafağa daha çok vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Geğirebilirsin.” Dedi sevgilim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bana karşı anlayışlı olmaya çalışıyordu. Kafamı iki yana salladım, gerek olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Hangisini kastettiğim konusunda kafası karışmış olmalıydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Lavabo… ”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalktım masadan. Yolum çok uzaktı sanki. Beynim, gitme otur; en kötüsü şu köşeye sıçarsın işte, diyordu ama onu hiçbir zaman dinlemedim ben. Kontrollü bir yavaşlıkta süzüldüm alık insanların ve onların sahte, manasız masalarının arasından. İçkimi tazelediğini işaret etti bana uzaktan, muhtemelen gelecek yıl da çocuğu olacak adam. Aynı köşeyle sırıtmaya çabaladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok kalabalıktık. İnsanoğluna galaktik bir müdahale gerekiyordu belki de. Haksız mıyım? Ya da aralarından sadece beni alsalar da olurdu. Bu da bir nevi müdahale sayılırdı. Narsisim mi bu?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi tekrar aynı lavabonun önünde duruyordum. İçimden hararetli bir telaşla kaçan şeyin huzurundaydım yine. Bir yere gitmemiş, hala ilk çıktığı yerde hareketsiz fakat daha koyu ve yoğun bir görünümde, sinir bozucu bir yavaşlıkta yer fayanslarına damlamaya devam ederek gözümün içine bakıyordu. Karakterinde ki korkunç huzuru hissettim o bakışlarda, içten içe. Bu kadar kısa bir zamanda, huzuru kavrayabilecek bilgeliğe sahip olması beni şaşırtmış ve doğrusu panikletmişti. Merkezine doğru değişen, kararan renginde bana anlatmak istediği şeyler olduğunu hissettim. Hafifçe eğildim üzerine.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seni yargılamıyorum, sen olduğun gibi kalmalısın diyordu bana. Fakat senin de anladığın üzere ben senden farklıyım. Yaşam beni içine çekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu şey, benden daha akıllı olduğunu düşünüyordu. Öyle mi? Belki de haklıydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Cismen bir bedene sahipsin ve tüm varlığın yaşama ait ama sen bütünüyle yabancılaşma taraftarısın. Yaşam sana değil, sen yaşama yabancılaşırsın ancak. Ben bu gerçeğin kanıtıyım. O beni kabul etti. ”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Faşist bir özgüvenle aşağılıyordu bu şey beni. Bu, minaresinin tepesine sıçtığım, benden kurtulduğu için kendini çok şanslı sayıyor olmalıydı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gecenin o saatinde ki anlayışıma göre, bu şey az önce bana kesinlikle düşmanlığını ilan etmişti. Beynimin sapından sırtıma doğru kor bir sıcaklık hissi yayıldı ve haksızlığa tahammülsüz birinin öfkesiyle gözlerim yuvalarında döndü. Hissiyatta öfkeyle birlikte utanç duygusu da kaplamıştı bedenimi. Anlamını çözemediğim bir utanç, bulanık ve karıncalı…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhanet vardı. Evet, ihaneti hissediyor ama vurgulamayı yapamıyordum. Bu kadar kısa sürede alçakça ve aleni bir motivasyonla gelen adaptasyon resmen ihanetti. Evet… evet… evet…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunun adına bir başkası ne der bilemem; açıkçası, umurumda da değil, çünkü bu benim farkındalığım ve hiç kimsenin leş kokulu farkındalığına burnumu sokmadım ben şimdiye kadar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynada ki adamla aynı şeyi düşünüyor olmalıyız ki, birdenbire ikimizde içgüdüsel bir çabuklukla lavabonun içinde ki o şeye ellerimizle dalıverdik. Bileklerimizin üç-dört parmak üzerine kadar sarmaladı kollarımızı. O anda iğrenç koyuluğunun içinde hafif bir sararma sezdim. Bu hareketi beklemediği açıktı. Varlığının dengeli yoğunluğu kendini daha akışkan bir kıvama bırakıyordu. Korkmuştu. Lavabonun kenarlarından şiddetli taşmalar oluyordu. Kaçmaya çalışıyordu benden ama onu hayatın içinden çekip almaya kararlıydım. Derinde ve merkezine yakın bir yerde ellerimi yumruk yaparak, avuçlarımın arasına sıkıştırdığım pütürlü, safra ve salyaya bulanmış yapışkan sıvıyı son gücümle ve sağlam bir kararlılıkla sıkmaya başladım. Aynada ki adamda aynısını yaptı. Gırtlağına çökmüştük orospu çocuğunun ve bizden kurtulması imkânsızdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Manasızca çırpınıyordu ama yanıltıcı olmasın, çırpınması manasız demiyorum. Demek istediğim, aşağı yukarı kırk beş-elli dakikadır yaşamla haşırneşir olmuştu ve yine de ondan kopmamak adına, çırpınacak kadar yoğun bu kavrayış şaşırtıcı, samimiyetsiz ve gerçekdışı görünüyordu. Yani böyle bir şey mümkün mü? İmkânsız! Çırpınışları sadece küstahlıkla açıklanabilirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İçine çektiği tüm yaşamı çekip çıkarana kadar ya da onu içine çeken yaşamdan çekip alana değin, var gücümle sıktım!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sıktık! Yüzeyinde hava kabarcıkları patlıyordu, her biri yaklaşan ölümünün kanıtı gibiydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sıkmaya devam ettim! Olağanüstü çabalıyordu. Alnımdan düşen ter damlaları yavaşça çekilmeye başlayan şekilsiz varlığının içine karışıyordu. Terimin her damlası onun olağandışı varlığına sıçrayan birer ölüm zehriydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dişlerimi gıcırdatarak, giderek kabaran bir öfkeyle sıktım! Belki de varlığı bir mucizeydi. Önemsemiyordum. Sikmişim mucizesini!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim atığımdı sadece. Mucizeyse eğer, benden çıkmış bir mucizeydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nihayet rengi soluklaştı ve kokusu dayanılmaz bir hal almaya başladı. Lavabonun içine doğru ağır ağır çekilmeye başladı. Ardında sarımtırak lekeler bırakarak, deliğin içine yavaşça akıp gitti. Bu hayata tutunmayı, son kalan damlası da vazgeçinceye kadar ellerimle sıktım onu. Aynada ki adam bana bakarak sırıttı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Başardık, öldürdük onu! ”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyecanlı ve mutlu görünüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, öldürdük… Dedim. Ben onun kadar mutlu hissetmiyordum. Utanç daha baskındı. Nedenini bilmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Musluğu açtım ve suyun lavaboda, o şeyin ardında kalan son pislikleri de alıp götürüşünü izledim bir süre. Ellerimi ve kollarımı yıkadım. Üzerimde parçaları vardı. Suyla birlikte akıp gitti hepsi. Serin suyu çarptım yüzüme üç-dört kez. Nefesim düzene girene kadar bekledim. Sonra suç mahallini soğukkanlılıkla terk ettim.&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sigara çektim paketten ve dibini masaya vurmaya başladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ İyi misin? ” dedi sevgilim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“ Evet, iyiyim. ”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uzanıp avucumla yüzünü okşadım. Bir katilin elleriyle…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ne!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yoksa siz, masumiyeti ve saflığı korunmuş vicdanı elinden alınmış tek insanın, Michael Corleone’ mu olduğunu düşünüyordunuz.&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;br /&gt;
HEPSİ BU &lt;/div&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>çok sıkıcı çok</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/11/cok-skc-cok.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sun, 14 Nov 2010 03:56:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-589685213906229155</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;buz mavisi diye bir renk var mıydı, soğuk değil, hiç değil ama sanki dört bir yan, uçsuz bucaksız derler ya, her bir yöne doğru kar ve buz ile kaplı, rüzgar da var, bir yandan aldığını diğer yana taşıyor, taşıdığı yerden alıp başka bir tarafa atıyor, sersemletici.&lt;br /&gt;çok uzak diyemeyeceğim ama asla sesimin ulaşmadığı bir mesafede yürüyor bir karaltı, ben durunca duruyor, oturuyorum oturuyor, arkasını dönüp de bana bakmıyor. yine de hep benimle ilgili olan biten diye düşünüyorum: sanki yetmiş metre öteme bir ayna koymuşlar ve o aynayı eşekler çekiyor, ben oturunca, eşekler de oturuyor.&lt;br /&gt;günlerce yürüyüp de onu gördüğümde çok sevinmiştim, kim olursa olsun, arkasından bağırmıştım, günlerdir devam eden yıllar sona erecek gibiydi sanki, bir iki kelime edebileceğim biri, benden başka biri vardı demek ki bu cehennemde; işte o yüzden peşine düştüm onun ama bir türlü arayı kapatamıyordum. artık delirdim ve hayal görmeye başladım, diye düşündüm; of siktirsin gitsin, hayatım onu takip etmekle mi geçecek, diye düşündüm; belki bir iki şey daha düşündüm. yok ama, o rüzgarlı beyazlık budalası çölde aramızdaki mesafeyi kapatamadım bir türlü.&lt;br /&gt;bir kere baktı bana doğru ya da bir kere dönüp de arkasına baktı. kollarımı salladım, evet ulan, dur bekle gelmemi, diye haykırdım. inatla mesafeyi korudu, anlaşılır şey değil, gerisin geriye koştu, benden tarafa bakarak ama durmadı, inanılmaz, durmadı!&lt;br /&gt;sonunda pes ettim ve dakikalarca birbirimize baktık, ya da dediğim gibi, birbirimize doğru...&lt;br /&gt;kendimi gereksiz hissedene kadar bakmaya devam ettim ona, kendimi gereksiz hissetttiğimde, yoksa bana bakmıyor mu diye düşündüğümde yani, arkama, "sorsalar rüzgarlı bir beyazlık", diyebileceğim boşluğa, korku ve umutla "başka da bir şey olabilir orada" diyebileceğim boşluğa döndüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sıkıcı, geç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;günlük hayatındaki tüm problemlere düşlerinde çözüm bulan; arkasından konuşulanları, kimin ne için ne dediğini düşlerinde tamı tamamına gören; bir kutu varsa o kutuyu düşlerinde açan adamın, tüm bu yeteneğine karşın tek kusuru vardı: düşlerini hatırlamıyordu. uyandığında yatağından çıkması zor oluyordu, işte, tüm bildiği buydu.&lt;br /&gt;günün birinde deprem oldu, düşünün tam ortasında uyandı. ne yapacağını bilemedi, yatağından fırladı, pantolonunu kaptı ve kendini sokağa attı. yer gök titremeye devam ederken mahallenin parkında çimlere uzanmış, şu cümlenin nasıl biteceğini düşünüyordu: "kalbini çıkarıp, ağzım yüzüm kan, büyük bir keyifle yalayacağım çünkü sözlerin beni cehenneme gönderdi; bana söyleyebileceğin en üzücü şeyi söyledin, beni..." işte, gerisini hatırlamıyordu. onu? ne? çok az şarjı kalmış telefonunu çıkardı cebinden, arayıp konuşmak istedi onunla, hem deprem olmuştu, içip içip arama beni, diyemezdi.&lt;br /&gt;telefonun turuncu ışığına bakıp cesaret toplamaya çalışırken, üç hafta önce ne söylediği aklına geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok sıkıcı! geç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"fakat, şah genç kıza sahip olmak isteyince kız ağlamaya başlamış. şah ona, 'neyin var?' diye sorunca; kız da 'şahım! bir kız kardeşim var. ona veda etmek isterdim.' demiş. şahın arattığı kız kardeşi gelince, şehrazad'ın boynuna sarılmış; ve yatağın ayak ucuna sokulup kalmış.&lt;br /&gt;o zaman, şah ayağa kalkmış ve bakire şehrazad'a sahip olarak kızlığını gidermiş. sonra konuşmalar başlamış.&lt;br /&gt;dünyazad, şehrazad'a demiş ki: 'allah seninle olsun! ablacığım, geceyi hoşça geçirmemiz için bize bir masal anlatsana!' şehrazad, 'bütün kalbimle ve yerine getirilmesini görev bilerek! ancak yüce ve soylu şahımız izin verirlerse' diye yanıt vermiş. şah bu sözleri duyunca, zaten uykusu da kaçtığından, şehrazad'ın masalını dinlemekten tedirginlik duymamış.&lt;br /&gt;ve şehrazad, bu ilk gece, aşağıdaki masalı anlatmış:"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;of, çok sıkıcı, gerçekten, çok sıkıcı!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>her şey sustu</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/11/her-sey-sustu.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sun, 7 Nov 2010 05:07:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-9147187154533943608</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;evet efendim, bir anda, işte o dakikada, her bir sik sustu. lan ne çok ses varmış; ne büyük bir gürültü! şu cızırdayan şey vardır ya, cızırdaması birden durur ve tam da o anda fark edersin onun kim bilir ne zamandan beri cızırdadığını; ne boktan bir uyum sağlama nanesiyse, sustuğunda ancak konuşmaya başlarsın: "bu nasıl bir ses yahu? kafamızı sikiyormuş!"&lt;br /&gt;işte; herşey sustuğunda, o muhteşem bir iki saniye boyunca, huzur vardır: öylece bakarsın çevreye, ne  bok yiyeceğini bilemezsin.&lt;br /&gt;ama sonra , armut kafalı bir boka yaramaz sik suratlı amcık ağızlı götlek bir yaratık olduğumuzdan konuşmaya başlarız: "her şey sustu!" deriz.&lt;br /&gt;ve bir milyar tastik gelir: "evet, ne acayip bir sessizlik oldu, abi, huzur sessizlikte!". biz de,  buna benzer  şeylerin milyon kere tekrarlandığı, sergilendiği bir hıyarlık müzesinde gezindik, "işte budur!" diyerek. o müze, "şimdiki zaman bu!" restorasyonundan kısa süre sonra kapılarını açtı hırtlığa!&lt;br /&gt;sonrası ses, gürültü tabii, kafa kaldırmaz!&lt;br /&gt;özgürlük, adalet, şans, aşk, hikaye oldu, of, ne gürültü, tekrar başa döndük, daha önce de başa dönmüştük, yıllar sonra utanmadan yine başa döneceğimiz kesin!&lt;br /&gt;armut kafalı bir boka yaramaz sik suratlı amcık ağızlı götlek bir yaratık olduğumuzdan, o gün (yine) geldiğinde sustuk; bir süre tavşanları ve yosunları düşündük ki bu süre içinde tüm tavşanlar ve yosunlar, öylece durdular.&lt;br /&gt;en amcık ağızlılarımız tavşanlar ve yosunlar hakkında hikayeler uydurdu.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total></item><item><title>gece güzel; uyurken bile.</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/10/gece-guzel-uyurken-bile.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sat, 30 Oct 2010 04:08:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-4932356548114249603</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;coşkuyla uyandım. sanki çok başka bir dünyaya aittim biraz önce, tüm o kutlama, heyecan, şatafat üzerimde etkili olmaya devam ediyordu ancak karanlıkta kısılmış gözlerim sessizliğin içinde şaşkın kalmış beynime bir ışık parçası, bir pırıltı noktası bile gönderemiyordu.&lt;br /&gt;tuvalete koşturdum; işemeye başladım, sağ elimi fayansa dayayıp. kendime gelsem mi gelmesem mi bilemiyordum. çiş kanalizasyona karışırken, bana verilen "nişanı" hatırladım, "böyle de muhteşem, şöyle de şahane bir insansın; ha gayret, aç gözlerini!" diye haykırmışlardı bana,  kaşla göz arasında madalyayı şak diye takmışlar, alkış kıyamet koparken çığlıklar atmışlardı.&lt;br /&gt;neredeyse bir iki dakika önce...&lt;br /&gt;oooonca insan sırf ben yatağa işemeyim diye mi bir araya gelmişlerdi? kendimi -manyak gibi- muzaffer hissediyordum, evet, işte, bunu da hallettik onca biraya rağmen! oh yüce tatlım, bunu da hallettik!&lt;br /&gt;oysa çiş hani?&lt;br /&gt;yani, ne bileyim, çiş!&lt;br /&gt;aman efendim, öyle de bir duygu hali ki, sanki dünyayı kurtardık! şamata bile yaratıyor aklı ikna etmek için bilmem neredeki organlar, et parçaları; hiçbirini tanımam etmem!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total></item><item><title>İÇERİDE GERÇEK BİR İHTİŞAMI SAKLAR DUVARLAR</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/08/iceride-gercek-bir-ihtisami-saklar.html</link><category>agal</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Wed, 4 Aug 2010 15:18:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-2219338577413996332</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;
Onu bulduğumuzda kocaman cüssesi ve olanca ağırlığı ile tam önümüzde, kıpırtısız bir durağanlıkla havada asılı duruyordu ve ilk bakışta insanı şoka uğratan bir ihtişamı vardı. Yalan yok.&lt;br /&gt;
Bunu yapacağını biliyordum aslında; çünkü yapabileceğini söylemişti bana. İnanmadım ona. Neden inanayım ki; daha bir hafta önce, duvarların içinden geçebileceğine emin olduğunu söyleyen biriyle konuşmuştum burada. Tek bir yolu var demişti. Parmağını sivriltmişti böyle. Sadece zayıflaması gerekiyordu. Tığ kadar inceldiğinde kaçabilecekti bu delikten. Kulağa daha inandırıcı geliyor.&lt;br /&gt;
Ama bu… Bu götoğlugöt, gerçekten yapmıştı, dediği şekilde hem de. Tavandaki ısıtma borularının arasındaki şu örümcek ağının aşağıya kadar sarkan ipliğini görüyor musun, demişti; işte onunla asacağım kendimi. Söylediklerine kayıtsız, boş ve donuk bakışlarla karşılık verdim. Tüm ifadesizliğime rağmen göz pınarlarıma kadar yükselen şüphe tomurcuklarını fark etti. İstemeden de olsa onu cesaretlendirmiştim. Kurumuş dudaklarını yaladı, mantığının daracık rihalesine zorlukla sığdırdığı götünü, bilimin yağlı kaydırmacından hevesle aşağıya bırakmak niyetindeydi. Hem sen biliyor musun; örümceğin ipliği bir çelik telden iki kat daha güçlüdür, dedi haklılığını benim tarafımdan onaylatmak istercesine. Orospunun evladı. Haklıydı.&lt;br /&gt;
Olduğum yerde durdum ve onu seyrettim. Uzaktan, yanaşmadan. Şimdiden meraklı gözler sarmıştı etrafını, bir sürü deli. Örümcek ipliği ile asmıştı kendini hayasız dürzü. İnanılmaz değil mi? Biliyorum. Ama benim de gözlerim kör değil ve karşımda olanca gerçekliğiyle havada asılı duruyor herif işte ve tuhaf; Sanki yükselmiş ve öylece, sabit, havada durmuş gibi, sanki: kalmış gibi! Tabiİ ki öyle değil aslında, sadece öyle görünüyor. Dikkatli bakmadıkça arada gerili olan saydam ipliği göremiyorsunuz, boktan bir göz yanılsaması işte. O yüzden tuhaf.&lt;br /&gt;
Lanet olasıca örümceğin ipliği, boğazına o kadar sıkı oturmuştu ki, gırtlağını dolayan ipliğin bir kısmı etin içine gömülmüş ve dışarıya doğru kabaran morarmış et boğumları pörtlemişti. Biliyorum, iştah açıcı…&lt;br /&gt;
Sonra bir şey oldu. Ani bir değişim sanki. Yabancı ve yalın bir duyguya kapıldık. Vahşi ve yukarıda. Balık ağına dolanmış ıstakozlar gibi çırpındık. Yetersizdi çabamız ve gereksizdi aslında. Bunu anladık çok geçmeden. O duygu, bu domuz ağılında, içine bulandığımız ne kadar bok varsa-somurdu. Emdi bizi. Kendimizi iyi hissettirdi. İyi hissediyorduk.&lt;br /&gt;
Kutsal görkem!&lt;br /&gt;
Uyanış aynı anda öfkeyi ve katıksız nefreti beraberinde getirdi. Yeni değildi. Bilirdik hepimiz nefreti. Tanıdıktı ve aldık içeri. Değiştik. Zafer köpük köpük doldu ciğerlerimize. Güçlendirdi bizi. Korkularımız sinmiş cesaretimizle yer değiştirdi kokuşmuş karanlığımızda. Çürümüş ereksiyonumuz özgürlüğün mavi kanıyla tazelendi. Hazırdık hepimiz diklenmeye. Balonun içindeki nefese üflemeye…&lt;br /&gt;
İçimizde yeşeren gücün azametini tanımlamak beceridir; sarkık lambaların ışığına yakın olmak ve gözkapaklarının ardındaki parlaklığa alışmak gibi. Değil mi?&lt;br /&gt;
Yanılmıyorsam bizimkisi dürtülenmiş coşkuydu; e deliyiz arkadaş, ne olacaktı ki başka. Bir bakıma sanki coşku da denemez buna, ne bileyim; siz düşünün, herife hayranlık duymaya başlamıştık ama nefret de ediyorduk bir yandan, nefretimizle yetinmiyorduk, gıpta da ediyor ve şişmiş, morarmış suratına bakmaya doyamıyorduk.&lt;br /&gt;
Kibirli ve yanıltıcı bir yüze…&lt;br /&gt;
Zaten burada asla doymuyoruz ki; hep bir şeyler ve bir yerler aç kalıyor, daima böyle. Ruhumuz aç, karnımız aç, gözlerimiz aç, kulaklarımız, burunlar, eller… Köpek sürüsü gibi “AÇIZ” ulan!&lt;br /&gt;
Her neyse…&lt;br /&gt;
Bir alkış tufanı koparttık ki sormayın, tüm tımarhane duvarları sarsıldı. Deliler gibi alkışlıyorduk… Bırak takılma şimdi benzetmeye.&lt;br /&gt;
Ellerimizi birbirine çarpıyorduk… Avuç içlerini duvarlara vuranlar da vardı… Alkışın daha tok bir sesle yükselmesini istiyordu onlar… Çözümler bitmez ve hepsi bizde var… Sonra, avuçlarını yanındakinin avuçlarına vurarak alkışlayanlar vardı… Dur bak, daha bitmedi… Enseye vuran, yanaklara çarpan hatta ışık hızıyla alkışladığı için hiç alkışlamıyormuş gibi görünen süper-şakşakçılar vardı. Alkışın hasını onlar yapıyorlardı. İstekle ve azimle.&lt;br /&gt;
Ortalık curcunaya dönmüştü. NE YAPIYORDUK Kİ BÖYLE!&lt;br /&gt;
Sonra, içimizden biri heyecanlı bir koşturmacayla bahçeden binaya dalıp, aynı hızla karnavalımıza katılıverdi. Nefesi soluk borusunda mola vermiş, gırtlağı içeriye çökmüştü.&lt;br /&gt;
“Dışarıda yağmur damlaları düşmüyor… Havada asılı duruyorlar!”&lt;br /&gt;
Saldığı nefesi ıslık gibi ötüyordu ve sonra parmaklarını kütürdetmeye başladı.&lt;br /&gt;
Anlayabilmek için fizik profesörü olmaya lüzum yoktu. Zamanı kendi tekeline almıştı; bizim iplikçiden bahsediyorum, onun orospusu olmuştu zaman ve duruyordu. Hepimiz muhteşem güzellikte bir duvar saatine bakmaktaydık ve bu saatin kıpırtısız sarkacıydı o. O kıpırdamadığı sürece zaman akmayacaktı ve akmayan zaman hızla katılaşacak, yoğunlaşacak –Aman Tanrım!- kütleşecek, bir süre sonra fark edilir gerçekliği zihnimizin tüm inkâr filtrelerini tıkayarak bu hayatta nefes almamızı imkânsız hale getirecekti.&lt;br /&gt;
Bize kastı vardı puştun, düşmanıydık onun…&lt;br /&gt;
Allah belasını versin: harikulade görünüyor!&lt;br /&gt;
Aramızdan biri, bir fikir attı ortaya… Kuracaktık onu… Saatler kurulur, öyle değil mi… Belki hepsi değil ama bu soysuz fırlama kurulmaya müstahaktı… Bir şeyler yapılmalıydı… Denemeye değer diye düşündük ve fazla seçeneğimiz de yoktu aslında, yani mantığa en yatkın olasılık gibi duruyordu.  &lt;br /&gt;
Zamanı eski akışkan ve sürükleyici etkisine döndürmek gerekiyordu bir şekilde ve hepimiz kabul ettik, nöbetleşe olarak ve hiç aksatmadan kurduk onu… İşe yaradı… Lanet olası kurulabiliyordu… Tamam, ayağına dokunuveriyorduk sadece, hafifçe iterek… Ne merak bu böyle!&lt;br /&gt;
Fırtınalı bir çölde bezgin ve ağır aksak ilerleyen bir deve kervanı gibi bıçak sırtında geçti yıllar. Olur, inanmayın siz; delilerin zaman kavramı çok muğlâktır ama güvenilmez de değildir.&lt;br /&gt;
Yıllar ve ardından yine yıllar ve tekrar yıllar ya da…&lt;br /&gt;
Hiç ayrılmadık oradan. Baktık. Sadece. Kurduk birde…&lt;br /&gt;
Ondan bize yansıyan her şey anlamlıydı. Anlamı özümsediğimizde bizlere hissettirdiği her şeyse tiksindirici ve özel; biliyorsunuz - bilin öyleyse – bir çay kaşığı dolusu gerçek bile bazen tiksindirici fakat değerlidir ve onu kanıksama zorundalığıdır, o gerçeği bir piramit meşalesi kadar değerli kılan.&lt;br /&gt;
Sırtımızda tonlarca ağırlık vardı ve dayanılmaz olmuştu artık anlam aramak ve anlamda mantık aramak. Bana kalırsa anlam, sadece bir şeydi. Demek istediğim: yalnızca basit ve alelade bir nitelendirmeydi anlam, yani “Şey” gibi…&lt;br /&gt;
Anlatamadım mı?&lt;br /&gt;
Siz anlamadınız…&lt;br /&gt;
Yahu siktiğimin huzuru anlamdır, eşsiz… Kısa… Sessiz.&lt;br /&gt;
Kusmuk anlamlıdır; gerçek… Yoğun… Nedenli…&lt;br /&gt;
“Ayakkabında çamur lekesi zannettiğin şeyin aslında kusmuk olduğunu fark ettiğinde derinleşir anlam; kendi kusmuğundur, kunduranın tümüne sıvanmıştır ve ancak hatırladığında o geceyi, anlarsın bir nedeni olduğunu kusmuğun.”&lt;br /&gt;
Kendime söylemiştim bunu zamanında. Tam zamanında söylemiştim manasında şey ediyorum. Ya da yıllar önce, eskiden anlamında da kullanılabilir. İki manada da kullandığımı farz edelim. Edin siz.&lt;br /&gt;
Gecikmeyin ama…&lt;br /&gt;
Bu soyunu sopunu siktiğim, duvar saati sarkacı kılıklı amcık da, geçmiş terapilerden birinde gözünü kapatıp şöyle demişti:&lt;br /&gt;
“Ağlayan gözlerinden, siyah tülden perdeler indi yanaklarına…”&lt;br /&gt;
Romantik ve şiirsel… Dokunaklı, sırala istediğini…&lt;br /&gt;
Hâlbuki değil; değil ulan, yeminle!&lt;br /&gt;
Yahu edebiyat profesörü olmaya lüzum yok! Okumasını bileceksin, o kadar. Gözlerden inen siyah tül perdeler, içine sıçtığım makyajı işte… Zırlayınca akıp gitmiş, boyalı eşeğe döndürmüş hatunu!&lt;br /&gt;
Bu!&lt;br /&gt;
Bizim Doktor Kürşat sever böyle edebiyat parçalamalarını… Etkilendi tabi garibim… Gözü doldu, erken bitirdi o günkü terapiyi… Kaçtı yanımızdan… Yumuşak mizaçlı biri zaten, ibnelik de var biraz!&lt;br /&gt;
Neden anlatıyorum bunları?&lt;br /&gt;
Hiç…&lt;br /&gt;
Zaten bir “Nedeni” neden olmalı, anlamıyorum… İllaki sözün bittiği bir yer mi olmalı? Mantıklı ve anlamlı olmalı değil mi? Olmalı mı gerçekten?&lt;br /&gt;
Kimsiniz, nesiniz siz? Ne yaparsınız? Neden dışarıda hep sizden var?&lt;br /&gt;
Anlatın bana o zaman bunları…&lt;br /&gt;
Söyleyin hadi, kabuğunuz ne kadar kalın… Veya var mı öyle bir şey?&lt;br /&gt;
Siz de kendinizi içeriden sanıyorsunuz değil mi? Aralarında dolaşıyor, birlikte yiyor, birlikte sıçıyor ve ben “içeridenim” mi diyorsunuz?&lt;br /&gt;
Değilsiniz. Ben içerdeyim. Yok başkası burada.&lt;br /&gt;
Sizin beklentileriniz var. Israrcı talepleriniz…&lt;br /&gt;
Bir öykü ancak, zihninizin haz etme tellerine sürtündüğü ölçüde ezberletilmiş kalıplarla kuşatılmış aklınızca değerlendirilir. Sonu olmayan ya da beklentileriniz doğrultusunda sonlanmayan tüm öyküler o çok değerli zamanınızdan pırlanta değerindeki dakikaların sizden koparılıp alınması anlamına gelir. Sıvazlamak, ovalamak, ele patlatmak varken…&lt;br /&gt;
“Sonunda…” diye başlayan bir son yaratılmalı(mı) gelecek paragrafta!&lt;br /&gt;
Siktir!&lt;br /&gt;
Alınmak, gücenmek yok; deliyim ben, bir delinin kusuruna bakılmaz ve buna da inandıysanız eğer: bir aptal olmaktansa, ben deliliği tercih ediyorum.&lt;br /&gt;
Size diyecek başka bir şeyim yok. Hayat her yerde istisnasız, doğal ve sıradan. Değişmeyen,  sıkıcı bir rutin. Mahkûmuz yaşamaya. Burada niye farklı olsun; olmaz kardeşim olmaz…&lt;br /&gt;
Kimdi hatırlamıyorum, gerek de yok… Çıktı kalorifer ızgaralarına. Bir kaşık balla yumuşattığı dilini, bizim mendebur sarkacın kafasıyla borular arasında gerili duran örümceğin ipliğine doladı… Dudaklarıyla emer gibi somurduktan sonra, çekti kopardı ipliği. Çok kolay olmuştu.&lt;br /&gt;
Dalından düşen yaprak gibi süzülerek yığıldı yere namussuz. Yıllar kilosundan epeyce kaybettirmiş, bir deri bir kemiğe döndürmüştü zavallı orospu çocuğunu. Saçlarına ve uzayan sakallarına beyazlar düşmüş, kirden ve yağdan keçeleşmişlerdi. Hırpani görünüyordu. Üzerindeki pijama sararmış, solmuş ve paçalarına doğru yırtıklardan sarkıtlar oluşmuştu.&lt;br /&gt;
Bekledik bir süre. Başında. Bekledik…&lt;br /&gt;
Doğruldu! Yavaşça ama…&lt;br /&gt;
Dik durmakta zorlanıyordu pezevengin dölü, kendini zar zor tireye bildi. Titrek birkaç adım attı bize doğru.&lt;br /&gt;
Tükenmişti… Tüketmişti.&lt;br /&gt;
“Ne oldu?” dedim.&lt;br /&gt;
“Örümceği gördüm…” dedi hışırtılı ve kısık sesiyle.&lt;br /&gt;
Biraz daha yürüdü sallanarak.&lt;br /&gt;
“Bana, kaderin bulanıklığını kavramaktan yoksunsunuz, dedi.”&lt;br /&gt;
Yanımıza kadar gelmişti artık ve ellerine bakıyordu merakla, parmaklarına, bileklerine…&lt;br /&gt;
“Kaderin bulantısı onu kavranmaktan alıkoyuyor, dedim ona.”&lt;br /&gt;
Geçti gitti yanımızdan…&lt;br /&gt;
Yalınayak, şap şap betona basıyordu; ruhunu siktiğim yavşağı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HEPSİ BU&lt;/div&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">3</thr:total></item><item><title>''Kalp Düşünebilseydi,atmaktan vazgeçerdi.''</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/08/kalp-dusunebilseydiatmaktan-vazgecerdi.html</link><category>Müstakil</category><author>noreply@blogger.com (Müstakil)</author><pubDate>Wed, 4 Aug 2010 00:08:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-500928928881745608</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;''Gençlerin çoğunun Tanrı inancını yitirdiği ve bunu vaktiyle atalarının Tanrı'ya inandığı gibi, yani niye olduğunu bilmeden yaptığı bir zamanda doğdum. Ve insan ruhu düşünmek yerine hissettiğinden, bundan dolayı da doğal olarak eleştiriye yöneldiğinden, bu gençlerin çoğu Tanrı' nın yerine insanlığı koydu. ben ne olursa olsun ait olduğu ortamın hep kıyısında duran ve yalnız bir parçası olduğu kalabalığı değil, aynı zamanda yanı başındaki boşlukları da görebilenlerdenim. İşte bu nedenle Tanrı'yı onlar gibi büsbütün terk etmedim, ama insanlık düşüncesini de kabullenmiş değildim kesinlikle. Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı varolabilirdi, bu durumda ona tapmak gerekebilirdi; insanlık ise, adına insan denen bir hayvan türünü ifade eden basit biyolojik  bir kavram olmaktan öteye gitmiyor, bu nedenle herhangi bir hayvan soyundan daha fazla hak etmiyordu tapınılmayı. insanlık kültü, özgürlük eşitlik gibi kutsal kavramlarıyla  hayvanların tanrı sayıldığı, tanrıların da hayvan kafalı olduğu antik dinlerin dirilmiş hali gibi gelmiştir bana hep. Tanrı' ya inanmadığımı biliyordum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım; böylece ben de bazı insanlar gibi kalabalıkların sınırında, yani halk arasında Çöküş diye tabir edilen o her şeye uzak noktada kaldım. Çöküş bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir.Kalp Düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tırnağın sahibi Fernando Pessoa&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><title>günde 30 dakika</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/05/gunde-30-dakika.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Tue, 18 May 2010 04:45:00 +0300</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-4012964469765200603</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"kocaman bir kafan olduğu için mi ağlıyorsun ne saçma" dedim ve kafasına dokundum, parmağımın ucuyla. hayatımda ilk defa gördüğüm bir şeye dokunur gibi hissettim ama tüm içtenliğimle kaç tane olduğu sayılabilir saç tellerinin üzerinden kafasını okşuyormuş gibi bir hava yaratmaya çalıştım. bu çalışma aynen şöyle oldu: avucumun içini kafasının üzerine koydum ve gerçekten de kaç tane olduğu sayılabilir saç telleri üzerinden aşağıya, ensesine doğru kaydırdım elimi.&lt;br /&gt;"ya bi' siktir git! seninle teselli bulacak değilim!" dedi.&lt;br /&gt;"ne tesellisi aşkım"  dedim, niye "aşkım" dedim ki, daşşak mı geçiyorum açıktan, eroin mi satıyorum, her türlü pislik bende mi? yarın öbür gün tüm kutsal değerlere beyaz puanlı kırmızı etekler giydirir, onları her yanı çatırdayan tahta sahnelere meme açmaya yollar mıyım? ben, yani ben, o derecede bir göt müyüm?&lt;br /&gt;"daşşak geçme!" dedi.&lt;br /&gt;"kocaman bir kafan olduğu için mi ağlıyorsun?" diye sordum tekrar, bu sefer ellerime hakim oldum, bir sigara yaktım, tüm ellerimle.&lt;br /&gt;"yumurtaya kaş göz çizmişler gibi..." dedi, toprağa elindeki dal parçasıyla çarpı işareti çizdi.&lt;br /&gt;"billur" dedim, pöff diye üfürerek sigaranın dumanını. bir yandan da sararmış dişlerimi göstererek sırıttım.&lt;br /&gt;"lümpen lavuk" dedi bana.&lt;br /&gt;"neyse," dedim.  &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><title>çok garip</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/02/cok-garip.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sat, 13 Feb 2010 02:36:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-4447399912140585813</guid><description>*baktığında insana benziyorum.&lt;br /&gt;*"onu oraya koyma dedim"leri toplasan huzursuzluğun ışık yılını hesaplarsın. bok var!&lt;br /&gt;*dolapta beş bira var, daha doğrusu beş bira daha var, salak olmayın için, hep için, içmek güzelleştirir. boka varacaksa hızlandırır. en azından neyse o olur. ya da olmaz, öyle de güzeldir.&lt;br /&gt;*unutma bunu da yaz.&lt;br /&gt;*elbette ilk dediğim ile son dediğim çok ilgili, gördüğün her şeyin iskeleti vardır.&lt;br /&gt;*iskeleti olan her şeyin göbek deliği vardır.&lt;br /&gt;*göbek deliği olan her şeyin anüsü vardır, maydonozun bile anüsü vardır, bukowski'nin bile!&lt;br /&gt;*sen o kadar susmasan ben bu kadar konuşmam, dedim, lafın arasına girip.&lt;br /&gt;*yani lafı böldüm. yoksa herkes konuşur, öyle susuyor göründüğüne bakma, sen ses duydukça, tabak bardak bile konuşur, manyak mısın nesin!&lt;br /&gt;*tabak bardak sıkıcıdır, hep gördüklerini anlatırlar. eğlenceli olan, görmediklerini anlatanların öyküleridir.&lt;br /&gt;*dün gece camdan içeri jackie chan girdi. ben önce tanrı zannettim. yani, evet, dedim, o gün geldi, oysa ki gelmemiş, gelen jackie chan'miş. merhaba, dedim, merhaba, dedi. öyle baktık birbirimizin yüzüne. neyse camı kırmamış, diye düşünüp uyudum ben. ışık hızıyla girdim o'lum diye düşündü jackie. sabah masanın üzerine bir not bırakmış:&lt;br /&gt;-ışık hızıyla girdim o'lum, korkma! çok aşık oldum ben, sorma! bir türlü iletişim kuramıyorum, o orada ölecek ben burada, sen kendini yorma!&lt;br /&gt;*yürü git jackie dedim sabah tabii...&lt;br /&gt;*çok garip, kolumu uzattığımda parmağım uzuyor.&lt;br /&gt;*neyse asıl konuya geleyim,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title/><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/01/blog-post.html</link><category>pötibör</category><author>noreply@blogger.com (Anonymous)</author><pubDate>Thu, 14 Jan 2010 23:46:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-9185819806474442085</guid><description>&lt;iframe allowfullscreen='allowfullscreen' webkitallowfullscreen='webkitallowfullscreen' mozallowfullscreen='mozallowfullscreen' width='586' height='382' src='https://www.blogger.com/video.g?token=AD6v5dz8AL1JUM-5SoxJ-7i1KOjkZ9ZLcEMb55lhdKYdihA51K7KUlqSAOwQek1GLtGnruVe2FjdS8TqVn-DM_YAjw' class='b-hbp-video b-uploaded' frameborder='0'&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>UZUN BOYLU CEYLAN</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/01/uzun-boylu-ceylan.html</link><category>marvin</category><author>noreply@blogger.com (Marvin)</author><pubDate>Tue, 5 Jan 2010 16:19:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-5791940487749693541</guid><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;        Gözlerim kapanıyor..uykuluyum...bi yandan da sabah işe gelirken gördüğüm bi kız var ..o aklımda..sabah da uykuluydum..kız uykumu açtı o an..durakta duruyordu..galiba durakta yapılacak en doğru işi yapıyordu..(fazla etkilenmişim abartı bi övünç yaptım kıza basit bir durumu) gittim durakta ben de durdum..benden uzun bi kızdı..çok seviyorum benden uzun olan kızları..hemen fantezilerim depreşiyor aklımda..oldukça sarı saçları vardı..etek falan filan..değişikti...ama hala aklımda...iş çıkışı görür müyüm ki?yok görmek istemiyorum..yorgunum ve eve gidince tv karşısında uyumak istiyorum! evde de onu düşünmek ağır gelir..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>o gün seksen kişiydik:</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2010/01/o-gun-seksen-kisiydik.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sun, 3 Jan 2010 04:45:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-5160223956495272636</guid><description>- çok iyi bildiğim yerler var, sokağını yolunu, çayırını çimenini biliyorum. wasteland örneğin, sonra, liberty city, san andreas... hahaha, kim kovalar lan beni?&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;- durmam gerekiyor ama duramıyorum, merak ediyorum, ne olacak diye, yani ne olabilir, evet, bana da o an saçma geliyor ama dayanamıyorum, devam ediyorum, hayat sikerken izliyorum öylece, sonra, hayat işte diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- en mutlu olduğum zamandır dördüncü biradan sonrası, ya da altıncı ya da ilk biradan sonrası, hep değişiyor, ama bir şekilde, o siktiğimin en mutlu zamanı illa ki geliyor ve ben hiç bir zaman yaklaşamayacağım bir yerden, hemen dibimdeki sonsuzluğun saçlarını okşuyorum. şiirsel söylemem sinir ettiyse şöyle de diyebilirim: ileri ile geriyi karıştırıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- yine bir arkadaş vardı, müezzin bu, hani cami minaresine çıkıp namaz vakti geldi diyen adamlar olur ya, onlardan işte, yine çıkmış işte, hava da yarrak gibi, yağmur, fırtına, rüzgar, uçan ve duvarlara çarpan saniyeler... neyse, tam başlamış, ey fellahlar (arapça işçi demek fellah) diye, çat şimşek, elektrik gitmiş. bu kalmış yarrak gibi orda. bir an ne yapacağını bilememiş. ve aynı anda şöyle bir ses işitmiş, ses dediğim laf: "lafımı kesme evlat!" işte o an  harbiden dine bağlanmış, kelimeleri bir kenara bırakıp sadece "o" dediğine biraz olsun yakınlaşabilmek için herkesi ve herşeyi bir görmeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- içip içip saçmalıyorsun, dedi, önde yürüyor, yetişmeye çalışıyorum ona ama çok zor bir yol çıkardılar karşıma, bir dolu adım, yok lan, dedim, saçmalasam bi' kere haberim olur değil mi, duvara tutundum, duvar itti beni yola savruldum, öyle değil, yavaş, dedim, öyle olsa söylerim! duvar, ama başka bir duvar omuz attı bana, umursamadım, bilmiyor musun, dedim, hemen sonra, "bilmiyor musun!" diye bağırdım, yanıma geldi, yürü dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- siz, dedi, teyze, orhan veli'yi biliyorsunuz, ne güzel, hassiktir dedim, "haaapffssstkkktir" dedim.  sandılar ki koltuğa yerleşemedim, hayır efendim, sana hassiktir, orhan veli'ye hassiktir, varsa lcd televizyonun ona da hassiktir! yoksa koltuk en kolayı, derhal yerleşirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- bak bu bomba, o gün, kim! dur bir, neyse, o gün eve gidiyoruz,arkadaşın evine, dikmen'de ev, bir de hacı bektaş veli kültür merkezi midir nedir öyle bir bina yapıyorlar, yapıyorlarmış, bilmiyorum, inşaat alanı, yaklaşıyoruz, yanından geçece'z. binanın tepesine bir yazı yazmışlar, hay sikeyim okuyamıyorum bir türlü, hani kafam güzel ya, tüm evren benimle beraber, durdum, gözlerimi kıstım, yok, okuyamıyorum, abuk sabuk bir şey, belli, dangalaklar, artizlik yapmışlar! "sokayım, sırf ilginçlik olsun diye, sıralamışlar abuk sabuk sembolleri, yarrak kafalılar!" dedim, güldüm, arkadaşım da güldü, zaten uzun bir süredir sürekli gülüyorduk. "sik kafalılar ya!" gibi bir şeyler diye ekledim, gülüşerek yürümeye devam ettik. artık iyice yaklaşmıştık inşaat alanına. "sikeyim, okuyacam, ne sikim şey yazdılarsa" dedim ve gözlerimi kıstım. tersten yazılmış: "ne ararsan kendinde ara" siktir! dedim, ama çok bozuldum, çok koydu, hala çıkaramadım...işte bu. daha bin kere anlatırım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>SEVİYESİZLİK DİZ BOYU</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/12/seviyesizlik-diz-boyu.html</link><category>marvin</category><author>noreply@blogger.com (Marvin)</author><pubDate>Tue, 29 Dec 2009 15:50:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-6404753784226592271</guid><description>-Seni seviyorum.&lt;br /&gt;-Ben de.&lt;br /&gt;-Ne sen de?&lt;br /&gt;-Seviyorum.&lt;br /&gt;-Kimi?&lt;br /&gt;-Seni.&lt;br /&gt;-Topla istersen şu kelimeleri de bir cümle olsun anlamı olsun.&lt;br /&gt;-Kimi seni ben de topla istersen anlamı olsun... yok olmuyor cümle.&lt;br /&gt;-Hayvansın sen.&lt;br /&gt;-Sende sahibimsin.&lt;br /&gt;-Romantik değildi.&lt;br /&gt;-Biliyorum... yala hadi beni!&lt;br /&gt;-KUSUCAM BEN...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>oyun oyun evet oyun</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/12/oyun-oyun-evet-oyun.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sat, 26 Dec 2009 03:45:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-2441596932802977052</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;neyse, bir sonraki level’e  geçtik, öldür öldür bitmiyor orospu çocuğu naziler, hoşuma da gidiyor tabii, virgül, arkadaşlarla dört bir yana dağıldık; yeşillik, kuş sesleri, beyaz bulutların süslediği bir gökyüzü, kuş sesleri, uzaktan yakından gelen su şırıltıları (şırıltı dedik, şırıltı oldu), kuş sesleri, şahane bir ortam içinde bulduk kendimizi, hani her ne kadar üzerimizde kamuflajlar olsa da, şu silahlar yerine içi peynir ekmek reçel dolu sepetler olsa, açılmış şarap şişeleri falan, diye düşündüm, düşündük, ne muhteşem olurdu, ne sonsuz olurdu, öylece duvarda asılı bir resim gibi, sonsuz… evet abi,  yürümeye kıyamıyorsun, o kadar güzel hani çimen, dalların hışırtısı, salya sümük pastoral! temiz havanın kahpesi olmuş gibiyiz, al diyor alıyoruz, oksijeni;  yat diyor, atacak gibi oluyoruz kendimizi yeşilliğe!&lt;br /&gt;ama orospu çocuğu naziler bizim gibi bakmıyorlar, zaten bizim baktığımıza bakmazlar asla, tüm dertleri hır çıkarmak, bir kişiyi üzsem kardır diye düşünüyorlar hep çünkü neden, orospu çocuğu oldukları için!&lt;br /&gt;neyse, hepsini öldürdük, sonra biraz çimlere uzanıp şundan bundan konuştuk.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">1</thr:total></item><item><title>KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/12/kutsal-kasenin-ereksiyonist-bekcileri_09.html</link><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Wed, 9 Dec 2009 20:22:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-1826828338908381712</guid><description>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;15.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Hani teşbihte hata olmazmış derler ama kolaylıkla da kantarın topuzu kaçabiliyor bazen ya; bu sebeple, o gecenin sonunda güneş gâvur amı yakıcılığında diyorum, bir kez daha İstanbul’un üzerinde doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Zebulun kafası bin bir olmuş, alnı çatlayacak gibi, ağzı dili kupkuru ve damağına yapışmış, her bir eklem yeri tutulmuş vaziyette gözlerini ovuşturarak uyandı. Bulanık ve çatallı görüyordu. Etrafını net görmesi biraz zaman aldı ama sonunda başardı. Sade döşenmiş, küçük bir odanın içinde yatıyordu. Duvarlarında resim yoktu, poster yoktu, kaldı ki ayna bile yoktu. Güneş sanki o küçücük odanın ortasında doğmuş gibi içeriyi yakıyordu. Bu sırada anadan üryan çıplak olduğunu ve yanında yatan birinin bıyıklarıyla oynaştığını fark etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen hayırlara nasip et Yarabbi!.. Neler oluyor lan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islah olmaz paranoyası ona, çocukluk yıllarında çoklukla gittiği yazlık sinemalarda seyrettiği Yeşilçam filmlerinden ve Uzakdoğu sinemasının eski, uçuk karate filmlerinden kalma bir mirastı. Ani bir hareketle doğrulup baktı ve gördüğü güzellik karşısında öylesine mest oldu ki, ağzının tüm kuruluğu tümüyle gidiverdi. Bütün gece boyunca etrafında dolaşıp fotoğrafını çekmekte ısrar eden o güzeller güzeli kızdı yanında yatan ve kendisi gibi o da bütünüyle çırılçıplaktı. Üzerlerinden kayan çarşafı düzeltmeye yeltenmedi bile. Olağanüstü vücudunu saklama gereği duymuyordu anlaşılan. Sadece tatlı tatlı Zebulun’a bakıyordu. Neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikri olmadan, şaşkınlık içinde tekrar kızın yanına uzandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ephfilya yeniden Zebulun’un bıyıklarını burmaya, kıvırmaya başlarken bu arada ona daha da yaklaşmış ve kusursuz vücudunun tüm kıvrımlarıyla Zebulun’a yaslanmıştı. Bedeninin tüm ateşi aşağılara doğru süzülmeye başlayan Zebulun, kaçınılmaz olarak sertleşmeye başlamıştı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen herhalde solcusundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi Ephfilya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat şu anda beyninde bir gram bile kan yoktu Zebulun’un. Hepsi aşağıda rampa kurmakla meşguldü. Aç kurt gibi bakıyordu kıza. Doğruldu. Sol elinin avuç içini göstererek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman solumu da kullandığım oluyor güzelim, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı kinaye son derece çocuksu bir salaklıktaydı ama o, bu nahoş benzetmeyi hiç dert etmeden ve hiçbir çekingenlik göstermeden kızın üzerine çıkmıştı bile. Geceden kalmanın getirdiği sersemlikle zar zor bir ritim tutturabildikten ve kızı sert vuruşlarla sarsmaya başladıktan neden sonra Ephfilya adamın imasında ki zayıf mizahı anlayabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda, masada kızlara atıp tutan o analitik düşünme yetisi üst düzey olan adamdan eser yoktu. Yani kendisini kökten değiştiren fikirler ve inandığı ideolojiler hakkında sanki hiç ilgili değilmişçesine, lakayt yakıştırmalar yapıp, ona olan merakını düzeysizce alaya alabiliyordu. Bunu yadırgadı biraz. Schopenhauer’in bu adam hakkında ki ısrarı boşuna mıydı yoksa. Yanılıyor olabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Ephfilyanın anlaması gereken en önemli hususlardan birine vurgu yapan Zebulun’du. Sekste ideolojik fikirlerin yeri olmadığını biraz içgüdüsel bir hayvanlıkta da olsa göstermeye ya da kanıtlamaya çalışıyordu. Fikirler elbette önemlidir ama ihtirasın ve erotizmin doruğundayken değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız bunu biraz geç anladı ama işi kavradığı anda kendi ritmini bulmakta hiç zorluk çekmedi. Hatta kendisi için yeni bir tecrübe olan seks o kadar hoşuna gitti ki, bu işi bütün güne yaymaya karar verdi. Mesaisinin uzayacağından habersiz, kan ter içerisinde düzüşmenin kalitesini arttırmaya odaklanmış Zebulun için bu pek de iyi bir haber sayılmazdı doğal olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumen altından her şeyin planlandığı ve dikkatle uygulamaya konulduğu öteki mekânda ya da sonsuz mekânsızlıkta veya nerede olacağı aklımıza yatıyorsa tam da orada var olan, saf doğruluktan mükellef o bariz âlemde ise, Thomas Hobbes özenle karılmış desteden ustalıkla kartları dağıtıyordu. Bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüştüğü noktalarda erdemlerin oluştuğuna inanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nietzsche gelen kartlara baktı ve gür bıyığının altından yarı duyulur bir sesle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadını kadının içinde özgürlüğe kavuşturmalı! Dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Schopenhauer dostunun, Zebulun’un yakarışına cevaben yaptığı plana gönderme yaptığını biliyordu. İstediği sonucu almıştı. Eline dağıtılanlara bakarak gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant herhangi bir yorum veya karşıt eleştiride bulunma gereği duymamış, yalnızca oynadıkları oyuna odaklanmış görünüyordu. Schopenhauer’in sorunları çözerken kullandığı yöntemler onun etik anlayışına vurulmuş birer darbe gibiydi. Kant hayatı boyunca saf aklın bazı düşünceler ve ilkeler üretebileceğini, bunların da istemeyi belirleyebileceğine inanmıştı. Saf istemenin, yani çıkarları bir kenara bırakarak tutkuların, arzuların, hırsların kölesi olmadan yaşamanın insanlar için bir fırsat olacağını öngörüyordu. Bu düşünce onun ahlak metafiziği dediği şeyin özüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öze göre Zebulun uğraşmaya değmeyecek kadar değersizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Merkezin Baş Sorumlu Meleği de aynen Kant gibi düşünüyordu ama kızının o adamın koynuna girdiğini öğrendiğinde, öncelikle verilen görevi yüzüne gözüne bulaştıran saha meleğinin kanatlarını yoldurmuş daha sonra da âlemin en usta taş işçilerine giderek tüm Beyoğlu’nu örtecek büyüklükte bir taş tabletin siparişini vermeye kalkışmıştı. Birdenbire Zebulun ve onun gibilerini toptan yok etme ihtirasına kapılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra Tanrı huzuruna çağrıldı ve daha önemli mevkilere atanma beklentisindeyken, karşı koyamadığı öfkesi yüzünden başında bulunduğu görevden de el çektirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafta konuşulanlar, çok yakında Schopenhauer’in de aynı huzura çağırılacağı ve bu yüzleşmenin çetin bir sorgulama olmasının yanında doyumsuz bir fikir atışmasının da yaşanacağı şeklindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Külün boyu ağzında ki sigarada uzarken Zebulun iki yumurtayı bir kapta karıştırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;HEPSİ BU. &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/12/kutsal-kasenin-ereksiyonist-bekcileri.html</link><category>agal</category><category>kutsal kase'nin ereksiyonist bekçileri</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Wed, 2 Dec 2009 14:30:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-4322059231173577184</guid><description>&lt;div align="justify"&gt;
&lt;strong&gt;14.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;br /&gt;
Planda ki bu ani değişiklik Zebulun’u biraz afallatsa da, yine de o birayı içmesini engelleyecek acil bir şey olmadığını düşünerek bara doğru kaygısızca ilerlerken, birden aklına Tmumkg’un bu durumdan hiç hoşlanmayacağı ve kendisini bundan sorumlu tutacağı gerçeği düştü. Ona söz vermişti. O gelene kadar kızların yanından ayrılmayacaktı. İyi de Uğur Polat hesapta yoktu ki. Adam birden ortaya çıkmış ve kızları mıknatıs gibi kendisine çekmişti. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Yoksa var mıydı? Biraz darpla Uğur Polat’ı kendisine benzetebilirdi. Çok zor olmazdı. O da koşmaya başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı anda binanın kapısından Tmumkg içeri girmek üzereydi. Biraz önce Sibel’le konuşmuş ve burada olduklarını öğrenmişti. Eski binaya adımını atar atmaz, kapının hemen arkasında, kireç gibi beyaz yüzüyle elinde broşür tarzı şeyler tutan birinin beklemekte olduğunu gördü. Huyu icabı adamın üzerinde fazla durmayıp basamakları çıkmaya başlamıştı ki, merdivenin üzerine saçılmış çürük kokan iğrenç kusmuğu fark etti. Yüksek bir tazyikle fışkırmış olmalı diye düşündü. Çünkü duvarlara kadar sıçramış ve ortalığı bir kusmuk deryasına dönüştürmüştü. İğrenerek üzerinden atlayıp geçti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birkaç kat yukarı çıktı ve kulağına aşağıya doğru telaşlı bir koşturmacanın paldır küldür sesleri geldi. Biraz kenara çekilerek bekledi ve çok geçmeden üzerine doğru gelen Uğur Polat’ı gördü. Yanından hızla geçip gitmişti. Az önce bir ünlü gördüm psikolojisini içinde tam yaşayamadan, onun ardısıra adamı süratle takip etmekte olan Sibel’i ve gözleri kabak çiçeği gibi açılmış Duygu’yu izledi. Kendisini fark etmemişlerdi bile, belki de umursamamışlardı. Asıl ağırına giden de bu tavırları olmuştu doğrusu. Orada sap gibi bırakılmak ve göz ardı edilmek; üstelik özenle yaptığı planın içine de cıvık bir lakaytlıkta sıçılmıştı. Artık kesinlikle Zebulun’u boğabilirim diye düşünmeye başlarken onu gördü. Kızlara kıyasla oldukça yavaş ve komik bir sarsaklıkta aşağıya koşuyor veya kendini koştuğuna inandırmaya çalışıyordu. Kenarda duran Tmumkg’u fark edince hiç durmadı ve korkudan olsa gerek, onda yamultulmuş bir algı yanılgısı yaratabilmek için:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uğur Polat’ı gördün mü lan?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyerek hızla yanından geçip gitti. Sanki kendisi de onu kovalıyormuş gibi… Gerçi motivasyonunun salakça bir kısmı bu yöndeydi ama Tmumkg yutmadı haliyle ve o da onun peşinden sinirle koşmaya başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırada binanın giriş kapısında, sote bir yere konuşlanarak saf tutan broşürcü melek ve kapının hemen dışında sokakta bekleyen Ephfilya önce Uğur Polat’ı daha sonra onu takip eden Sibel ve Duygu’nun hızla binadan ayrılışlarına tanık olmuşlardı. Ephfilya içeride kapının arkasında saklanmakta olan Meleğin yavaşça öne doğru çıkışını şaşkınlıkla izlerken, yapması gereken şeyi yapacaksa o şeyi bir an önce yapması gerektiğini de anladı. Zebulun ayakları birbirine dolaşarak hızla merdivenlerden üzerlerine doğru geliyordu. Tmumkg’da biraz arkasından köşeyi dönmüş ve son basamakları üçer beşer inmeye başlamıştı. Babasının görevlendirdiği melek, elinde tuttuğu kâğıt tomarından büyükçe bir tanesini çekip aldı ve avucunun içine yerleştirdi. Yazılı olan kısmı avuç içinden dışarıya doğru ayarlamıştı. Bu işlemi o kadar çabuklukla yapmıştı ki Ephfilya bir an, ondan önce davranamayacağı endişesine kapıldı. Hemen toparlanarak o da fotoğraf makinesini ayarlayarak kaldırdı ve inanın, bundan sonra yaşanacak olanlar gerçekten de Brian De Palma’nın 1987 yapımı “Untouchables” filminin son sahnesinden esinlenilerek çekilmiş saçma ama şaşırtıcı derecede komik bir Mel Brooks komedisine dönüşmek üzereydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ephfilya istediği anı yakaladığına inanarak deklanşöre basmış ve gecenin zifiri karanlığında çıkan flaş ışığı yoğun bir parlamaya sebep olmuştu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Patlayan flaşın gözlerini kamaştırması ve geçici körlüğe sebebiyet vermesinden hemen önce Zebulun’un gördüğü son şey, elinde ki kocaman kâğıtla üzerine doğru gelmekte olan zayıf bir adamın siluetiydi. Sonrasında basamaklara saçtığı kendi kusmuğuna basıp patinaj çekmiş ve son anda kenar korkuluklarından da güç alarak ileriye doğru uçmuştu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zebulun’un kendi kusmuğuna basıp uçması, elindeki broşürü dikkatle hizalayarak atağa geçen meleği de gafil avlamış ve büyük bir güçle savurduğu kolunu durduramayarak asıl hedefinin üzerinden teğet geçen broşürü, arkadan gelmekte olan Tmumkg’un suratında patlatmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zebulun’un dengesini yitirip uçtuğunu fark eden Tmumkg, onu tutabilmek için son bir gayretle ileriye doğru atılmış fakat aniden suratında patlayan bir kâğıt parçasıyla neye uğradığını şaşırmıştı. Arka üstü devrildi ve birkaç basamağı kıçıyla emekleyerek inerek kendini Zebulun’un kükürtlü içki kokteyli kokan kusmuğunun içinde otururken buldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zebulun’u tarifeli uçuşuna son veren kişi ise yine Ephfilya olmuştu. Yere çok kötü çakılacağını fark eder etmez ve üzerine doğru havada pike yaparak geldiğini görmesine rağmen büyük bir cesaretle kenara çekilmeyerek düşüşünü yavaşlatmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Genel Merkezi Biriminin görevlendirdiği meleğin planlanan her şeyi bok ettiğini anlaması uzun sürmemiş ve anında tabanları yağlamıştı. Göz açıp kapayana kadar ortadan yok olmuştu. Bu arada Tmumkg, küfürler yağdırarak yüzüne yapışıp kalmış broşürü kusmuğa bulanmış elleriyle çekip almış ve üzerinde ki yazıyı sersemlemiş kafasının izin verdiği ölçüde okumaya çalışmıştı. Broşürün üzerinde büyük puntolu harflerle: &lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div align="center"&gt;
&lt;strong&gt;“HIZLANDIRILMIŞ TEORİK BİLGİLER IŞIĞINDA, KADINLARI ETKİLEME VE ELDE ETME YÖNTEMİ KURSLARI”&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div align="center"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="center"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
Yazıyordu ve aranması gereken numara olarak da bol altılı bir rakam işaret ediliyordu. Evet, bilinen herkes bu düzenin birer parçasıydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ephfilya’nın üzerinde, halinden memnun bir rahatlıkta serilmiş yatan Zebulun ise elbette kızın kötü bir yaralanmayı engellemek için gösterdiği özverinin farkındaydı. O uçuşla yere öyle bir çakılabilirdi ki; Yani Uğur Polat’ı kendime benzeteyim derken, sadece söylentiden ibaret olan o bir tutam benzerlik bile, muhtemelen çarşamba pazarına dönecek olan suratından buhar olup uçabilirdi. Altında yatan muhteşem güzelliğe minnettar bir sevecenlikle baktı. Kendinden geçmeden önce sadece:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saol güzelim, sen bir meleksin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyebildi ve filmi koparttı. &lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
(...)&lt;/div&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/11/kutsal-kasenin-ereksiyonist-bekcileri_29.html</link><category>agal</category><category>kutsal kase'nin ereksiyonist bekçileri</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Sun, 29 Nov 2009 13:50:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-6607245298097059104</guid><description>&lt;div align="justify"&gt;
&lt;strong&gt;13.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;span style="font-family: &amp;quot;arial&amp;quot;;"&gt;Yolda fazla konuşmadılar. Zebulun kızlara, arkadaşlarından birinin üzerinde ki soğuk algınlığını beyaz leblebi yiyerek tedavi etmeye çalıştığını ve herkesin sonucu merakla beklediğini anlattı. Tuhaftı ve gecenin ilerleyen saatleri olmasına karşın Beyoğlu hala canlılığını koruyordu. İnsanlar uyumuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç metre arkalarından yürüyen Ephfilya fark edilmemeye dikkat ederek onları takip ediyordu. Babasının görevlendirdiği broşürcü melek ise ortalarda görünmüyordu. İşini iyi yapan bir profesyoneldi. O melekten önce Zebulun’a ulaşması gerektiğini hisseden Ephfilya, maalesef çekeceği tek bir fotoğrafın neyi değiştireceğini de pek kestiremiyordu. Önemli birinin peşinde olduğunu umut ediyordu.Buna değecek birinin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre daha yürüdükten sonra, caddenin sağ tarafına doğru biçimsizce bükülen ve derinlere doğru uzayıp giden bir sokağın içine daldılar. Ardından hemen birkaç adım mesafede eski, boyaları aşınmış ve köhne denilebilecek bir binanın dar, yetersiz ışıklandırmalı ve kaygan merdivenlerini tırmanmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zebulun’un midesi, bir ördek sürüsünün büyük bir göletten havalanması gibi çırpındı ve ayağa kalktı. Gurultu apartmanın isli duvarlarında yankılandı. Biraz arkada kalarak ne olacağını görmek istedi. Onlar koşar adım merdivenleri çıkarlarken biraz soluklandı ve bu arada merdivenin ilk birkaç basamağına da içinde ne varsa çıkarttı. Yoğun ama akışkan ve sarı-kahverengi kusmuk ağzından fışkırdı. Koku inanılmazdı. Orayı berbat halde öylece bırakıp, üst katlardan kendisine seslenen kızların yanına ağır adımlarla çıkmaya başladı. Kusmak biraz açmıştı onu ama baş dönmesi hala iğrençti. Şekilsiz ve büyükçe bir kapıdan içeri adımını atar atmaz, yoğun bir sigara dumanı ve havaya karışan ekşi ter kokusu burnundan içeri hücum etti. Öğürmek üzereydi. Duman bulanık ve puslu, mavi bir bulut gibi çöreklenmişti kafaların hemen üzerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zebulun zorlukla ilerlemeye başladı. Yüksek sesle Nick Cave And The Bad Seeds cazırdıyordu. İçeride herkes dans ediyor, yürüyor, zıplıyor, elliyor, kaçıyor ve yalıyordu. Hıncahınç dolu mekân delirmişti. Bu hoşuna gitti. Kızları o çıldırmış güruhun içinde ve bulundukları ortama kolaylıkla uyum sağlamış bir halde fark etti. Gülümseyerek onları seyretti. Israrla kendisini çağırıyorlardı. Geliyorum anlamında bir işaret çaktı. Hakikaten sıyırmış, coşkulu bir kalabalığın içindeydi. Fena sayılmazdı aslında. Uyum sorunu çekmeyeceğini düşündü, yalnız biraya ihtiyacı vardı. Hemen şimdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz ötede, sağda zeminden tek basamakla yükseltilerek tasarımlanmış barı ve içinde sıra sıra dizilmiş olan içkileri görerek oraya doğru yürümeye başladı. Zordu yürümek. İnsanları itmek gerekiyordu. O da öyle yaptı. İtekledi. Motivasyonu sağlamdı çünkü. Soğuk bir biraya ihtiyacı vardı. Bir ara gözü yukarıya, derme çatma bir asma katın üzerinde kendi aletleri içerisine gömülmüş olan DJ. e takıldı. Müziğin yüksek gürültüsüyle kafasını sallayıp saçlarını savuruyordu. İmam ve cemaat hiyerarşisi içinde ve harikulade…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada önünü tıkayan, geçişine engel olan birisi onu yolundan alıkoyuyordu ve bu yüzden sinirlenmeye başlamıştı. İlerleyemiyordu çünkü kendisi de muhtemelen onun yolu üzerinde duruyordu. Göğüs göğse birbirlerine takılmışlar ve geçip gitmelerine olanak verecek geri adımı ikisi de atmıyordu. Zebulun, soğuk bir birayla arama set çeken bu göt kim olabilir diye hayıflanarak kendini sertçe geriye çektiğinde, burnunun dibinde Uğur Polat’ı görünce gözlerine inanamadı. Oydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, hatta yuh! Kendisine hiç benzemiyordu ki; bıyıkları daha ince ve düzeltilmiş, alnı daha açık, yüzü uzun ve biraz solgundu, kaşları ince, burnu yüzüne birebir orantılıydı, yani her şeyden biraz daha vardı adamda. Peki ulan neyi bana benziyormuş bu dalyarağın diye düşünürken, Uğur Polat kenara çekilmiş olmasından da faydalanarak hızla çıkış kapısına doğru yürümeye başlamıştı bile. Gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın arkasından: Bana hiç benzemiyorsun olum! diye bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkınlıkla Sibel ve Duygu’nun bulunduğu yöne doğru dönerken, onlarında bu mücadeleyi başından beri izlemiş olduklarını suratlarında ki aynı şaşkınlığı görünce anladı. Çıldırmış kalabalığın içinde iki heykel gibi dikliyorlardı. Aralarında ancak bir dağ sıçanı ile zebra kadar benzerlik olduğunu onlar da fark etmişlerdi tabi. Böylece ilk harekete geçen Sibel oldu. Kapıya doğru adeta uçuyordu. Ardından Duygu onu izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın peşinden mi gidiyorlardı ne!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleydi. Koşarak onu takibe başladılar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;span style="font-family: &amp;quot;arial&amp;quot;;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;span style="font-family: &amp;quot;arial&amp;quot;;"&gt;(...)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>please take me home...</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/11/please-take-me-home.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sun, 29 Nov 2009 05:24:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-8513669635602745932</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;biz de dedik ki (seksen milyar kişiydik o gün) “o düğmeye değil diğerine basacaksın!” gerçekten de istediğimiz düğmeye bastı ve biz epey şaşırdık; çünkü normalde espri yapacağım diye uzattıkça uzatır onlar!  oysa hepinize anlatılmadı mıydı kapı otomatı düğmeleri? hem apartmanda kapıcı yok, kapıyı açmak istiyorsan kırmızı düğmeye basacaksın… neyse, sigaralar ve cola geldi, biraz televizyona bakıldı ve sonra pikniğe çıkalım dendi, e tamam, yolda dinleyeceğimiz müziği biz ayarlarız dedik.&lt;br /&gt;yolda çok komik bir fıkra anlattık, şu rakı içip aslana küfür eden tavşan fıkrası var ya işte onu. şüphesiz herkes güldü. benzinlikte sigara molası verdik, çişi gelen tuvalete koştu. biz evi aradık cep telefonuyla; onlara dedik ki, pikniğe çıktık, telefon çekmez falan aman merak etmeyin, döndüğümüzde muhakkak ararız…&lt;br /&gt;şahane bir yer bulduk, biz bulduk, aha şurası süper, burada yapalım pikniği dedik. döküldük arabadan, önce çevreye bakındık, sağa sola koşturduk. onlar da koşturdular. hadi arabadan malzemeleri çıkaralım dedi, şimdi ismini vermek istemediğim bir arkadaşımız. malzemeler çıksın dedik, çıktı.&lt;br /&gt;şunu bilmez misin, etlerle ve mangalla ilgilenmekten çok hoşlanan birileri mutlaka vardır oysa bize eğlenceli gelmez hiç o tür işler; herkes bildiğini yapsın demedik mi size? etler pişti, içkileri açtık, bir güzel yedik, içtik. sonra sevgili olanlar ki onlar, bir bokluk yapıp da ilişkilerini zedelemedikçe, cennette  en güzel şarabı içeceklerdir, biraz gezelim, doğayla bütünleşelim diye yürüyüşe çıktılar. biz de sigara içtik, seksen milyar duman çıkardık, çok lezzetliydi lan et, dedik…&lt;br /&gt;nasıl ki tonlarca ağırlıktaki uçakların uçmasına hayret ediyorsak, bu güzel günün pırt diye bitmesine de şaşırdık, o’lum hava kararmadan yola çıkalım, trafik de bok gibidir diye söylenmeye başladık. emirlerimize uyanlar toparlanmaya başladılar. ve  “ya hayret bi’şey şu şahane ortamı bırakıp ne sikime eve dönece’z biraz daha takılalım baba ya”  diyen çok da tanımadığımız, arkadaşlarımızın arkadaşı diyebileceğimiz tiplere, işte onlara, “yine geliriz abi, öğrendik buraları işte”  dedik, bunlarla sıçmaya bile gidilmezmiş diye düşünerek…&lt;br /&gt;eve dönerken sekiz bira aldık çünkü bira içmeyen bizden değildir, onlar günleri art arda ekleyenlerdendir!&lt;br /&gt;biralar bittikten sonra yattık uyuduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/11/kutsal-kasenin-ereksiyonist-bekcileri_23.html</link><category>agal</category><category>kutsal kase'nin ereksiyonist bekçileri</category><author>noreply@blogger.com (agal)</author><pubDate>Mon, 23 Nov 2009 15:22:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-2223982343735546728</guid><description>&lt;div align="justify"&gt;
&lt;strong&gt;12.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;
“Günün Birinde…” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sigarası bitmek üzereydi. Bir nefes daha çekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Günün Birinde…”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hatırlamaktan nefret ettiği o harikulade yüz, gözlerinin önünde bitiverdi. Yüzü soldu; beti benzi attı, alt dudağını ısırıp bıraktı. Tekrar baktı hatıralarındaki o yüze. İri iri açılmış ve kara kalemle çekilmiş çakmak çakmak gözlerinden siyah gözyaşları akıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Seni Ufak Parçalara Böleceğim!” dedi fısıldayarak…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kıyılamayacak kadar olağanüstüydü ama uzaklaştırılması ve unutulması, ne kadar utanç verse de, ele patlatmak kadar gerekliydi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nefret sadece bir yöntemdi…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nefreti ise, aşağılanmış bir sevgiye bulanmış: erimiş asfalta yapışıp kalmış lastik ayakkabı misali sökülüp, kopartılması imkânsız olan yararsız bir çabanın komik absürtlüğü ile eşdeğerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zebulun bir süredir yalnızdı. Kızlar tuvalet ihtiyacını bahane ederek masadan kalkmışlar ve henüz dönmemişlerdi. Sibel Tmumkg’un yanında, ona bir şeyler anlatmakla meşguldü. Gündoğumuna birkaç saat kalmıştı ve belliydi ki ne yapacaklarını kararlaştırıyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kafasını önüne eğdiği anda patlayan bir flaş, Zebulun’u kısa süreli bir paniğe ve şaşkınlığa sürükledi. Dalıp gittiği derinliklerden çekip aldı onu bu paranoyak telaş. Flaşın patlatıldığı yöne doğru sinirle baktı. Gözüne doğru tutulan parlak ışıklardan nefret ederdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hey! Yapma şunu…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Affedersin… Ama çok fotojenik bir yüzün var… Hüzünlü, melankolik, DELİ!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elinde tuttuğu dijital fotoğraf makinesiyle tam karşısında ayakta duran, enfes güzellikte bir kızdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tüm siniri anında üzerinden akıp gitti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok hoş görünüyorsun bu halinle, dedi Ephfilya…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet ve üzerindeki bu elbiseyle sende öyle güzelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kırmızı-siyah astarlı bir tül elbise vardı Ephfilya’nın üzerinde ve yakası açık, omuzlardan kalın askılıydı. Zebulun’un bu ani hoşgörüsünden hemen faydalanmak isteyen kız, kısa bir süre objektife bakıp bakamayacağını, sadece yüzünün bir portresini çekmek istediğini söylediyse de Zebulun anında terslendi ve…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayır, bu mümkün değil.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyerek kestirip attı. Ephfilya neye uğradığını şaşırmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sigarayı tablaya basarken kızların ikisi de gelip önünde dikiliverdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalk hadi… Başka bir mekâna geçiyoruz. Tmumkg’ da daha sonra gelecek, dedi Sibel.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nereye yahu… Oturun hele.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben burada çok sıkıldım ve gidiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçekten de dönüp, kıvırtarak mekânı terk etmeye başlamıştı bile Duygu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pekâlâ… Floyd çalacak az sonra… Dinleyelim de gidelim madem.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayır! Hemen gidiyoruz. Karamsar ve kasvetli şeyler dinlemek istemiyorum ben ya.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkisinin de kafasına bir taş geçirmek için aniden ayağa kalktı Zebulun. Fakat aynı anda Tmumkg’un kolu boynuna dolandı ve onu yürümeye zorlayarak  oradan uzaklaştırdı. Ardından tembih eder gibi konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olum… Şimdi alıyorsun kızları ve başka bir bara götürüyorsun… Tamam mı? Ben daha sonra yanınıza geleceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nereye?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Of every gas station... residence, warehouse, farmhouse,&lt;br /&gt;
Neydi lan başka, ha... and doghouse in that area… anladın mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
The Fugitive… Komiser Gerard’ı oynayan Tommy Lee Jones… Hay Allahlım… Sıra bende!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saçmalama lan! Kızlar bekliyor!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
You talking to me?  You talking to me?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
De Niro… Taxi Driver… Olum, hele yanından bir kaçır bu kızları da o zaman gözüme hiç görünme… Geceyi bunların evinde geçireceğiz lan, ona göre…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ya…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaa… Haydi, gidin şimdi… Masanın hesabı ödendi… Merak etme.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zebulun kalender bir olgunlukla başını önüne eğdi ve kızların yanına giderek:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Follow me Hobbitss… Dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dostunun beyin damarlarında dolaşan kanın tümünün, vücudunun aşağı kısımlarına doğru taarruza geçtiği aşikârdı. &lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
&lt;/div&gt;
&lt;div align="justify"&gt;
(...)&lt;/div&gt;
&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item><item><title>tibet'te sağ kalmanın yolları</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/11/tibette-sag-kalmann-yollar.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sat, 21 Nov 2009 03:00:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-3298214437699528942</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;biraz tibetli gibi davranabilirsin? pek  fikrim yok aslında nasıl tibetli gibi davranılır ki? neyse, bir yolunu bulacağından eminim, ben tamamen başka şeylerden bahsedeceğim.&lt;br /&gt;ama tibetli biri geldi yanıma. "türkiye'de nasıl sağ kalabilirim?" diye sordu. şöyle bir süzdüm, baştan aşağı, hiç tibetli görmemiş olmamdan yararlanmaya çalışan kim bilir hangi milletten biri olmasın bu, diye düşündüm.&lt;br /&gt;"tibetliyim ben" dedi, sanki düşüncelerimi okuyabilmiş gibi. etkilendim; "belki tibetli değilsin ama çok akıllı biri olduğun kesin" dedim. bir sigara yaktım, play tuşuna bastım. tom waits çalmaya başladı. daha yeni başlamıştım bu mubarek adamın şarkılarını dinlemeye; özgüvenim sallantılıydı hani!&lt;br /&gt;"biraz türk gibi davranabilirsin?" dedim.&lt;br /&gt;"ne yapmam gerek, türk gibi davranabilmek için?" diye sordu.&lt;br /&gt;"ya ben oysa çok acayip şeyler hayal ediyordum, ne bileyim, belki bir ormanda ya da çölde, bilemiyorum, belki bir uçağın içinde, heyecan dolu şeyler anlıyor musun, şey gibi, gereğinden fazla büyümüş bir bitkinin, ismini unuttum, işte o uçağın elektronik sistemini bozma olasılığı üzerine, bozduğundan değil yani, her neyse, pilotun uçağı asfalt yola indirmesi ve kalan yolu, kara yolunu takip ederek tamamlamasıyla ilgili, garip şeyler, sıkıntı, ter, belki biraz rahatlamak için bir bardak viski?"&lt;br /&gt;"biz asla alkollü şeyler içmeyiz!" dedi bu birden, kaşlarını çatmış, dudakları titriyor.&lt;br /&gt;"yok ki viski falan? korkma" dedim ben de, tibet gelenek ve göreneklerini bilmediğimden.&lt;br /&gt;"olsa da içmem!" dedi, sertçe.&lt;br /&gt;"yok zaten..." dedim inatla.&lt;br /&gt;"sonuç?" diye sordu.&lt;br /&gt;"yok işte; ısrar etmesene alkolik misin nesin!" diye çarpıttım konuyu ya da her ne konuşuyorsak onu.&lt;br /&gt;"onu demiyorum, türkiye'de nasıl sağ kalabilirim?" diye sordu, ağlamaklı neredeyse...&lt;br /&gt;"biraz türk gibi davranabilirsin?" dedim, tekrar.&lt;br /&gt;"ama nasıl olacak işte o? ben alıştım tibetli gibi davranmaya, hadi bana normal gelen bir şey size hard-core gelirse?" diye göz yaşı döktü.&lt;br /&gt;"ya tüm gecemin içine ettin biliyor musun! bir dolu kopuk, garip, komik şey yazacaktım; tom waits eşliğinde bira ve sigara desteğiyle, üstelik halojen lambanın ışığını da kısarak şahane ortam yapmıştım kendime, sıçtın resmen içine!" diye haykırdım. ama kalbi kırılsın da istemediğim için son anda gülümsedim ve "yavşaaak!" diye ekledim, sağ elimle sol omzuna hafifçe vurarak.&lt;br /&gt;"o zaman ben sana tibet'te sağ kalmanın yollarını anlatayım?" dedi; belli ki beni hiç ama hiç anlamamıştı.&lt;br /&gt;"yahu, herkes huzuru bulmaya falan gidiyor tibet'e, huzuru bulmak tehlikeli bir şey mi ki sen bana sağ kalmanın yollarını anlatmaya çalışıyorsun?" diye çıkıştım.&lt;br /&gt;"insanlar tibet'e kendileriyle buluşmaya giderler, burada amaç, alıştıkları ve bağlandıkları her şeyden uzaklaşıp, tibet'te bir süre sıkılmaktır. düşün, nereye bakarsan bak, sıkıntını giderecek, o alıştığın sıkıntı gidericilerin hiç biri yok etrafta! işte o an kendinle uğraşmaya başlıyorsun ve..."&lt;br /&gt;"şudur budur, gerçekten hiç ilgilenmiyorum" diye lafını kestim, "tibet'i de tibet'e gidenleri de, onların dertlerini de amaçlarını da hiç umursamıyorum!" dedim.&lt;br /&gt;"bokum! tibet'e laf etme lan!" dedi bu.&lt;br /&gt;"oldun sen, çık caddeye, rahat edersin..." dedim buna üzüntüyle; gerçekten de tüm gecemi bok etmişti.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">2</thr:total></item><item><title>ah sen miydin; sen kimsin?</title><link>https://yakolabiterse.blogspot.com/2009/11/ah-sen-miydin-sen-kimsin.html</link><category>devrim</category><author>noreply@blogger.com (devrim)</author><pubDate>Sat, 14 Nov 2009 05:31:00 +0200</pubDate><guid isPermaLink="false">tag:blogger.com,1999:blog-4530179051738091427.post-1201055249979489521</guid><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ben bir bok yemiş olamam, kimse bunu inandıramayacak bana, asla! ama peşimdeler, koşuyorlar, kaçıyorum, nereden baksan kovalanıyorum! keşke bir şey hatırlasam. dönüp; "ben kovalanacak adam mıyım yavşaklar! çok belli ulan bir yerde bir yanlış anlaşılma var!" demeye kalksam, daha "ben kovalanacak" derken beni yakalarlar, "adam mıyım" derken sağıma soluma iner yumruk!&lt;br /&gt;işte o yüzden koşmaya devam ettim; geleceği görmek geleceği yazmaktır ne de olsa...&lt;br /&gt;(koştum, koştum, koştum işte... koşmayı mı anlatayım bir saat! ama durdum birden! aniden! ansızın!)&lt;br /&gt;çünkü hayatımda gördüğüm en komik çocukla karşılaştım; bir apartmanın hemen önünde. buna nasıl bir oyun yapmışlarsa artık, hem güldüm hem de yardım etmek istedim.&lt;br /&gt;bunun, bebenin, devamlı hareket eden iki kolu havadaydı; kafası kazağın içindeydi ve kazak bir dolu anlamsız fermuarla kaplı olduğu için, kazağın içindeki kafasını bir türlü dışarı çıkaramıyordu. bu çocuğu, fermuarlarla dolu bir kazağa hapsetmişlerdi!&lt;br /&gt;"ne yaptılar sana?" diye yaklaştım buna. dünyanın tüm güzel günleri sanki kazağın içindeydi! onu bu boktan durumdan olabildiğince az gülerek kurtarmam gerekiyordu.&lt;br /&gt;"dur kımıldama" diyerek fermuarlarla cebelleşirken, bir an önce kafasını meydana çıkarmak istiyordum; çünkü: nefes alsın! ama o beni ısırdı. sol kolumu. şimdi düşünüyorum da, o ısırdığı an , bir an için peşime düşen saldırgan angutları hatırlamıştım ama hiç endişelenmemiştim çünkü bu bebeyi gördüğüm an hepsinin yok olduğunu tüm kalbimle hissediyordum.&lt;br /&gt;bin türlü çabayla kafasını kazaktan çıkarabildim. sarı saçlı, mavi gözlü, hiç bilmediğim yerlerde doğmuş bir bebeydi bu. "geçti, sakin ol!" dedim, başka bir dilde mi söyleseydim keşke diye alttan alta düşünerek. başka da bir dil bilmiyordum ama.&lt;br /&gt;kafası kurtulunca, çırpındı, elini ayağını kurtardı, kazağı attı bir kenara ve bacağıma yapıştı; bir şey de söylemiyordu ha, öylece sarıldı bacağıma...&lt;br /&gt;"dur o zaman anneni bulalım senin" diyerek apartmana girdim. girdik.&lt;br /&gt;daha kaç katlıdır, hangi kapıdır diye düşünmeme bile zaman kalmadan yarı çıplak (aslında çıplak falan değildi, bornozluydu) bir kadın belirdi ve çocuğu kaptı bacağımdan. çocuk da ona doğru fırladı tabii. annesi, diye düşündüm, kesin!&lt;br /&gt;hiç anlamadığım bir dil kullanarak bir şeyler söyledi bana. gülümsedim, gülümsedim, sonsuza kadar gülümsedim.&lt;br /&gt;çocuğu ve annesini bırakarak apartmandan çıktım. orta boy bir kara lahanaya dönüşmüş kafam, sadece bir sonraki adımı atmama yardımcı olabiliyordu.&lt;br /&gt;"aha işte orada götoğlu!" diye bağırdı biri ben tam apartmandan çıkarken; gayri ihitiyari boğazımı temizleyip yere tükürdüm bunun üzerine.&lt;br /&gt;"sen-sin-lan-göt'!" diye haykırdım ve koşmaya başladım...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;p&gt;----------------&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.yakolabiterse.com"&gt;yakolabiterse.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;</description><thr:total xmlns:thr="http://purl.org/syndication/thread/1.0">0</thr:total></item></channel></rss>