<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0">

<channel>
	<title>Sardalya Avı</title>
	
	<link>http://www.sardalyaavi.com</link>
	<description>"Bir aşk ve göç hikayesi"</description>
	<lastBuildDate>Tue, 08 Feb 2011 15:43:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/Sardalya" /><feedburner:info uri="sardalya" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><item>
		<title>Böyleyken böyle</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/_QNAANEZm9A/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2011/01/13/boyleyken-boyle-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Jan 2011 02:55:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[KURMACADAN ÖYKÜYE]]></category>
		<category><![CDATA[~ YELKANAT ~]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=2991</guid>
		<description><![CDATA[Birkaç gün sonra Boyacı Selahattin, Yağmurcu ve Baba’dan oluşan bilirkişi heyeti, Ramço’dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala tıkıştırıp, çuvalı da çocuğun sırtına istemeye istemeye vermişler, ip gibi dizilerek tek sıra halinde karaçam ağaçlarının arasından karanlık limana doğru inen, patikanın yolunu tutmuşlardı. Her yol gibi Tepeköy’den aşağıya Karanlık limana doğru inen yolun da engebeleri, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/07/bolumSayi_2.png" alt="" title="bolumSayi_2" width="48" height="19" class="aligncenter size-full wp-image-2966" /></p>
<p><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/07/tekne.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/07/tekne.png" alt="" title="tekne" width="300" height="300" class="alignleft size-full wp-image-2674" /></a></p>
<p><span title="B" class="cap"><span>B</span></span>irkaç gün sonra Boyacı Selahattin, Yağmurcu ve Baba’dan oluşan bilirkişi  heyeti, Ramço’dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala tıkıştırıp, çuvalı da çocuğun sırtına istemeye istemeye vermişler, ip gibi dizilerek tek sıra halinde karaçam ağaçlarının arasından karanlık limana doğru inen, patikanın yolunu tutmuşlardı. </p>
<p>Her yol gibi Tepeköy’den aşağıya Karanlık limana doğru inen yolun da engebeleri, düzlükleri, konuklarını daima şaşırtacak yeni sürprizleri bulunmadığını hiç kimsecikler iddia edemezdi. Yağışlı mevsimlerde balçığa dönen, güneşli havalarda ise bir kayak pistini andıran patikanın, yer yer pürçeklerle kaplı zemini, herhangi bir yöne doğru aniden sapıveren virajları, oldukça dik yokuşları bulunmakta, her iki yanındaysa kimi zaman yolcusunu ensesinden, kimi zaman sırtından aniden yakalayıp; tırnak büyüklüğünde dikenlerini giysilerinden geçirmeye hazır kapinaları, envai çeşit çalılıkları ve dikenlikleri yer almaktaydı. Yol boyunca rengârenk süsenleri, türlü denizlalelerini, ardıçları, pırnallıkları, mazılıkları geçer, ayakta durmanın dahi büyük çaba gerektirdiği yolda, kimi zaman sekerek, kimi zaman koşarak ilerler, elleriniz tutunmaktan dizleriniz direnmekten yorgun argın düşerdi.</p>
<p>Alışkın olmasına alışkınlardı hepsi ama yine de tiryakilerin ciğerlerini birer nefes cigara dumanı ile rahatlatmak hiç de fena olmazdı hani. Kısa bir molanın ardından, önde sevinçten adeta uçarcasına ilerleyen çocuğun bıraktığı toz, arkadaysa  rayların arasına sıkışıp kalmış, aksıra tıksıra istim tutmaya çalışıyor gibi görünen lokomotifin havaya bıraktığı kesif duman bulutu eşliğinde yoluna devam eden kafile, düşe kalka demir yerine ilerliyor, geçilen her koruluk biraz orman, ulaştıkları her açıklık ise biraz yosun kokuyordu.</p>
<p>Böyleydi yol. Çıkılması değil fakat inilmesi fena halde yorardı insanları. Hele bir dikkat edilmeyeydi yola, hele dört açılmayaydı o çipil gözler. Kendisine alışkın olmayan ayaklardan pabuçlarını öyle bir fırlatırdı  ki insanın; giyeninden daha önce buluştururdu onları denizin kıyısıyla. Hangi yol kolaydı ki?</p>
<p>“O ho, hiç uğraşmayalım. Üçümüz bu gâvur ölüsünü yerinden bile oynatamayız, anadın mı?” Boya lekeleriyle kaplanmış kepinin siperliği yüzünü gölgeliyordu Boyacı Selahattin’in.<br />
- Eksik saymış olmayasın, diyerek düzeltti Baba. “Çocuk da büyüdü artık. Kocaman adam oldu.”<br />
-Üç tam bir bölü iki. Buna üç buçuk yapar desek, üç buçuktan dört eder. Dört kişi oluyoruz. Hiç fena değil durum, dedi Baba’nın sözlerini başıyla onaylayan Yağmurcu yüzündeki alaylı ifadeyi gülümsemeye çevirirken.</p>
<p>Her biri teknenin etrafına dağılıp onca zamandır içinde biriken çer çöpü kabaca şöyle bir temizledikten sonra sağ küpeşteye yakın bir yerde aralıklarla dizildiler. Kuma iyice gömülen ayaklarının sağladığı destekle,  kuvvetlice bastırarak yatırabildikleri kadar yana yatırdılar Yelkanat’ı. Omurgası üzerinde sağına birazcık yatan tekne, şöyle bir gıcırdadı. Baba’nın  ‘Bir, kiii, üç; hobaaaa’ komutları peşpeşe geldikçe, tayfanın abanmaktan iyice tere bulanmış yüzleri ve bedenleri geriliyor, elleri ve ayakları kasılarak titriyordu. Birkaç denemeden sonra karinası iyice boşa çıkan tekne ters yüz edilecek konuma geldiğinde, üç adam tekneyi olduğu pozisyonda zaptetmeye çabalarken çocuk da diğer yandan, daha önceden toplayıp bir kenara yığdığı felekleri, birazdan tepetaklak edilecek olan teknenin zemine değmesi muhtemel olan küpeştelerinin altına birer ikişer diziyordu. Hem acele, hem dikkat gerektiren bu iş de çabucak bitirilince, Yağmurcu ve Boyacı Selahattin teknenin karnının havaya dikilmiş tarafında yerlerini aldılar. Yeniden verilen ‘bir, ki, üç; hobaaaaa’ komutuyla birlikte tekneyi dikkatlice, sırtı üste gelecek şekilde feleklerin üzerinde çevirip yatırdılar.</p>
<p>Yıllardır göbeğinin üstünden akıp geçen hareketsiz günleri, yıldızların, bulutların, fırtına ve yağmurların eksik olmadığı geceleri izleyen Yelkanat’ın yüzü, bundan böyle bir süreliğine toprağa bakacak; canı isterse kumu gözleyecek, canı isterse görüp tanıyacaktı toprağı. Kumda oynaşan binbir türlü böceği, deve karıncasını, manda burnunu, sineği ve komarkayı yakından görecek, içine çekecekti kumsalın kokusunu. Belki de şimdi sırtını verdiği güneşin, yavaş yavaş tahtalarına sağlayacağı canlılıkla tazelenmeye başlayacak, aniden bu virane ve hastalıklı görüntüsünden sıyrılıp kurtularak iyileşip düzelecek, belki yeniden denizine kavuşmayı dileyecek, köpüklü sularda yüzerek adalara, dalgaların üstünden aşarak enginlere dalmak isteyecekti. ‘Keşke böyle olsa’ diye düşünüyordu çocuk. Yapmaz mıydı tekneler, aniden cana gelip? Mademki her bir parçası tahtadan yapılmıştı, tahta ağaç demekti. Okulda öğretmişlerdi bunu; Bitkiler de canlıydı hep. Ağaçlarsa bitkiydi. Ağaçlardan kesilirdi tahta dediğin şeyler ve ağaçlar da basbayağı canlıydılar değil mi? Mademki canlıydı senin ağaç dediğin, tahtaları ne kadar eskimiş olursa olsun, şu tepedesinde asılı duran ve gün boyu ışıldayan güneşi, şu önünde uzanan koskocaman denizi dolduran masmavi suyu görüp canlanamaz mıydı teknesi de? Fasülye tanesinin bile toprak niyetine bir parça pamuğu ve hergün yudumlayabileceği birkaç damla suyu görmesi yeterli değil miydi filizlenmesi için? Hemen olması da gerekmezdi zaten bunun. Ne kadar sürerse sürsün o, teknesinin cana kavuşmasını bir başına bekleyebilirdi sahilde oturarak. Günler geçebilir, geceler ne kadar korkutucu olsalar bile gelip, karanlık yorganlarını serebilirlerdi onun uykulu bedenine. Böyle olduktan sonra korkmazdı ki karanlıktan.  Korkarsa da kaçabilir, gider evinde sabahlamaya bakar, böylece her sabah okula gitmeden önce gelmek zorunda kalır, bundan erinmez, hazır yolu tutmuşken, Rahim’in pınarından taze su getirebilir, yudum yudum içirebilirdi zavallı tekneciğe. Yeterki toparlansındı  Yelkanatçık.  Onun yeniden denizlere kavuşmasını öyle çok istiyordu ki kendisi. Keşke duyabilseydi Yelkanat onun bu dileğini. Belki o zaman kendisini onarmasına yetecek gücü yine kendinde bulabilir; bir de bakmışsın bir sabah eskisinden daha diri ve tamamen parıldamış bir halde kendisinin sahile inmesini bekler halde buluverirdi teknesini. Öyle güzel olurdu ki bu. Ama o, yine biliyordu ki  her ne kadar ağaçtan yapılmış bile olsalar, tekneler birden bire kendilerini tek başlarına onarmaya yeltenmezler, insan eli değmeden de kendilerini bir türlü yenilemeye kalkışmazlardı. Keşke olsaydı böyle; ardından  üzerine atlayıp, ver elini Bozada demez miydi hiç?</p>
<p>- Koduğumun çivisi, anadın mı?</p>
<p>Avuçlarını karinanın upuzun çizgisi boyunca gezdiren Boyacı Selahattin, bir yandan dişlerinin arasına kıstırdığı sigarasını çekeliyor, diğer yandan kısılmış gözleriyle teknenin gövdesinde işe yarar tek bir tahtayı, omurgasının sağlamlığına işaret edecek her hangi bir izi veya yapıyı bulmayı umuyordu. Nasırlaşmış avuçları kimbilir hangi zamanda yerinden koparak açığa çıkan paslı çivileriyle tanışmıştı Yelkanat’ın.<br />
- Koduğumun çivisi, diye tekrarladı yeniden. “Anadın mı?”<br />
- Olmaz birşey be Selo, dedi Baba gülerek. </p>
<p>Alet çuvalının içinden çıkarıp kuma diklemesine yerleştirdikleri gaz şişesinden boşalttıkları bir kaç damla  ile ıslattıkları paçavrayla yaralı elini sarmaladılar Boyacı Selahattin’in. Yağmurcu Bafra paketinin dibine bir fiske vurdu. Çıkanı uçtan çekerek yerleştirdi ağzına, kibritle tutuşturdu.</p>
<p>- İçme bu kadar be Hayri, diye söylendi Baba.<br />
- Tedavi niyetine. Bakarsın kanı durmaz, hastane mi arayacağız bütün deniz boyunca. Tütün basar geçeriz.  Olmadı deniz suyu.<br />
- Yakmaz mı o? Babanın şakaya karışmasıyla birlikte bastırdılar kahkahayı.<br />
- Gülün siz orda gülün! Zor adam ederiz biz bu enkazı anadın mı? Alıngandı sözlerinin altında üzülmek falan yoktu. “Benden söylemesi çok işi var bunun çok, acaip masraf yapmak ister buna, anadın mı Yağmurcu?”<br />
- Dert ettiğin şeye bak. Yavaş yavaş yaparız be Selo, senin canın sağolsun. Değil mi ki bizde zaman çok. Acele eden mi var, sen de!<br />
- Omurgayı bi’tamam yeniden yapmalıyız, diyerek devam etti Selahattin. Sonra bütün tahtaların tek tek değişmesi gerek, anadın mı? Hazır başlamışken livarı da kaldırırız, baş üstünü, baş altını, kıç üstünü kıç altının tahtalarını, hep değiştirmek gerek, anadın mı? İçyapısı ölmüş bunun. Çok para tutar masrafı bunun çok!<br />
- Ne kaldı be geriye Selo? diye çıkıştı baba düşünceli düşünceli yoklarken Yelkanat’ın gövdesini. “Baş üstüymüş, kıç altıymış. Anladım anasını satayım, anladım. Eskisi daha pahalı. Onu bile anladım!” Diye söylendi içinden. “Sen en iyisi, yenisini al desene kolayından.”<br />
- Şunun şurasında bir kaç ay, anadın mı? Sırf birkaç ay tahtalar değişecek, üst yapısı alt yapısı macunu ve boyası! Yağmurcuya dik dik bakarak; “Yövmiyeler çalışır!”<br />
- Bir çıkaralım bakalım kabaca masrafını, dedi Baba sıkılarak. “Oluruna bakalım hele. Sonra ekledi, hepsini anladım anasını satayım tamam. Anlamayan kaldı mı?”<br />
- Çok para gerekecek, anadın mı? Söylemedi demeyin sonra, anadın mı?<br />
- Denizde kum, bizde para, dedi Baba gülerek. Çocuğa baktı sonra. Onun denize bakışı içini burkuyordu.</p>
<p>İncelemeleri bittiğinde her biri, kumun üzerine oturarak sözleşmiş gibi dudaklarının arasına birer çam pürçeği yerleştirmiş, sırtları kıyıda yatan enkaza dönük, karşıda, çok ötelerde, belli belirsiz silueti görünen Gökada’ya doğru giden irili ufaklı dalgaları izlemeye koyulmuşlardı. </p>
<p><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></p>
<p>Paradan bahsedildiğinde gökyüzünün o bembeyaz bulutları birden bire karararak hışımla Tepeköy’lülerin üzerilerine doğru yürür, hava poyrazlamayı boşverip keşişlemeden eser, toprağa ekilen kalık lamba şişesi olur, bereket denilen şey başını alıp, bir süreliğine de olsa başka yere göçerdi. İşsizlik yoktu ama. Var diyen yalan söyler, yalancının da gözlerinin yaşına hiç bakılmadan alnı karışlanıverirdi bir avuçta. Olmaz ise yatsı beklenirdi sönmesi için mumun. O zaman görürdü o!</p>
<p>Bir kere yemyeşildi Tepeköy. Herkesin bahçesinde acısından tatlısına diş bademi ağaçları meyveye dururdu baharı yediğinde. Velev ki don, velev ki karakış gelmesindi, o kadar! Sonra köyün hemen altından sahile doğru inermiş gibi yapan, fakat usulca kıvrılıp Çakıltepe’ye sapan toprak yolun iki yanına boylu boyunca uzanmış tarlaları; Böyle en irisinden yumruk olmuş üzümler, üzümün başçavuşları, can erikleri sonra, neredeyse ceviz büyüklüğünde kayısı veren o güzelim ağaçları,  zerdalinin ekşisi, şarap için asmalar, zeytinlik araziler, bunlarla doluydu hep.</p>
<p>Toprağı bereketli, arazileri sulak, hem ayrıca cömertliğinden koparıp bolca onlara sunan yaradan değil miydi? Hele bir inmeye görülsündü köyün alt tarafına; çeşit çeşit elmalıklar, şeftali fidanları, yaza doğru domatesler. Ah, bir de toprağın bağrından başlarını hışımla kaldırarak altın sarısı boyunlarıyla güneşe doğru erişmeye çalışan o ekin başakları görülmeye değerdi. Köze telaşı sonra o güzelim biberlerin, mısırın taneleri, yer elması, fıstıklar.  Fasulyenin sırığı korkuluk niyetine bahçelerde boy atar, gölgesini yetişene siper etmiş karadutlar yerlere kadar dökülür, dutun hemen dibinde Rayim’in  pınarı kaynardı hep değil mi? Çakıltepe civarında otlatılan sürüler, büyükbaşlar, küçükbaşlar, yeşilbaşlar hep vardı!</p>
<p>Öyle çok şeyi vardı ki Tepeköy’ün. Bolluğu bereketi yerinde olmasına tastamam yerli yerindeydi ancak nedendir bilinmez bir tek parası yoktu işte. ‘Para’ denilince köyün erkeklerini bir sıkıntı basar, yayılmış oldukları yerden hop oturup hop kalkarlar, nihayetinde  ne yapacaklarını bir türlü bilemediklerinden uzayıp, köyün meydanında kurulu üç beş kahvehaneyi boylayarak  içlerini tıkabasa  doldurur kapılardan taşarlardı.<br />
“Ne olacak bu halimiz?” diye sorarlardı genç olanlar. Onlara aldırış etmeyen büyüklerse “Dert etmeyin yahu, hasat zamanı gelince geçer” gibisinden homurdanır veya olgunlukla başlarını sallar, ardından yeniden pişpiriğe, tavlaya, papaz kaçtıya, işte her neyi oynuyorlardıysa ona devam ederlerdi. </p>
<p>Ama köyün balıkçı insanları, hasattan da muaftı.</p>
<p>-Kumbaramda var bir şeyler, dedi çocuk hepsinin ortasına boylu boyunca uzanmış, ara sıra kıpırdanan kuyruğunu görmezden gelerek sessizlik canavarının.<br />
- Üç kuruşla olmaz o iş, diye söylendi Boyacı Selahattin. “Anadın mı?”<br />
- Ay başın geldiğinde biraz ben de katarım, dedi Yağmurcu yüreklice.<br />
- Yapacağız bir şeyler artık, diye içlendi Baba, isli gözlerini denizden kopararak.<br />
- Çok çalışırım, sizinle balığa gelir, gerekirse misinalarınız sarar, tuttuğunuz balıkları yukarı taşır, köye falan çıkarırım diye atıldı çocuk. Hem eğer isterseniz balıkları satmanıza bile yardım…</p>
<p>Baba’nın bir el işaretiyle sözcükleri duvarlara çarpmış, duvarlar da bütün ağırlığıyla gelip üstüne doğru devrilivermişti çocuğun. Bir kelebek  yükselebilmek için titrek kanatlarıyla havayı nasıl dövüp duruyorsa,  çocuğun da dudakları  öylesine bir süre kıpırdamış, ardından bir kırıntının bile düşmeye korktuğu o küçücük ağıza çekilip saklanmıştı içlerine.</p>
<p>- Hayde, dedi baba. &#8220;Toparlanın da yukarıya çıkalım artık. Gerisini, akşam kahvelerde hallederiz.&#8221;</p>
<p>Yorgun evleri vardı Tepeköy’ün. Taşların çamurlarla bir arada tuttuğu duvarları, sabahları evin içine doğan güneşin, gün boyu odalarından hiçbir zaman ışığını esirgetmediği pencereleri, pencerelerinde bekleyen anneleri de vardı. Tarihin acımadığı insanları vardı Tepeköy’ün.  Tepeköy’ün evleri gibi sokakları da taştandı. </p>
<p>Eve vardıklarında köye çoktan gece çökmüş, cılız gaz lambalarının aydınlattığı odalarda sofralar kurulmuştu. Bir tas suyla elini yüzünü yıkayan çocuk odaya girdiğinde, büyükanne Afetana’yı her zamanki yerinde, yer sofrasının başköşesinde kurulmuş, bir yanına bastonunu boylu boyunca uzatmış, diğer yanında bıraktığı boşluğu gelip doldurması için kendisini beklerken buldu.<br />
Usulca sokulup yanına çöktü çocuk.</p>
<p>- E, paşam, diyerek söze girdi Afetana, “Anlat bakalım hele, neler yaptınız bu gün Yelkanat&#8217;ın başında?”</p>
<p>Bir bir anlattı çocuk. Sözünü bittirdiğinde Afetana şiltesinin dip köşesine sakladığı çıkınına uzandı. Dört köşesinin birbirine düğümlenerek tutturulduğu mendilin düğümlerini çözerek itinayla sofra bezine yaydı. Ev halkı işte o zaman görebildi Afetana’nın servetini. Birbirine sarılarak rulo haline getirilmiş ve ortalarından bir ip ile bağlanmış beş yüz liralardan oluşan destelerin görüntüsü öyle bir aydınlatmıştı ki evi; gaz lambası titremiş ışığı duvarlarda, tavanda, karyola demirinde dansetmiş, büyüyerek açılmış faltaşına dönmüş gözlerde çakmak olup parlamıştı. Asılmış yüzüyle babadan yana dönen kadın bir tane beş yüzlüğü destesinden çekerek ortaya koyuverdi</p>
<p>- Onu bunu anlamam Yelkanat yapılacak. İşte o kadar!</p>
<p>Böyleyken böyleydi işte. Çocuk artık yel olmuş, uçuyor, uçuyordu…</p>
<p><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/07/bosMavi.png" alt="" title="bosMavi" width="35" height="12" class="aligncenter size-full wp-image-2933" /></p>
<p>İpuçları: (&#8230;.loadingg&#8230;.)</p>
<p><strong>Post travmatik ön kabul: (</strong> Gazlı traktörler ne yapıp edip sürecek tarlaları lakin gazı kuyrukta beklemek gerek biraz; yani elbette ki devir, kompradorların, simsarların, yeltenerek palazlanan büyük tüccarların  devri. Ampul bir parti değil aydınlatma aracı o zamanlar, fakat karaborsada o da. Elektrik bir hayal, bilgisayar bir rüya. Şehirler duman duman, oy&#8230;<strong>)</strong></p>
<p><strong>Dönemsel melodi: (</strong> &#8220;Tömbekimde gül oyaaaa, gülmedim doyaa, dooo yaaaaa&#8230;&#8221; ~ <em>Çemberim</em>i deneyin, zihni de temiz tutun! <strong>)</strong></p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/_QNAANEZm9A" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2011/01/13/boyleyken-boyle-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2011/01/13/boyleyken-boyle-2/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Yelkanat</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/89-satD6TE8/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2011/01/13/yelkanat-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Jan 2011 02:36:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[KURMACADAN ÖYKÜYE]]></category>
		<category><![CDATA[~ YELKANAT ~]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=2982</guid>
		<description><![CDATA[Deveci Ali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutuvermiş, dağların, yaylaların, aşağıya indikçe ovaların o yemyeşil serinliğini, denizin engin mavisini görünce hatırlamaz olmuştu. Edremit’ten üç otuz kuruşa satın aldığı keskin burunlu teknesini güzelce donatıp enginlere açılarak, yıllar boyu denizin bolluğu ve bereketini evine taşımış, böyle yapmakla tüm Tepeköy ve civar köylere örnek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/07/bolumSayi_1.png" alt="" title="bolumSayi_1" width="48" height="19" class="aligncenter size-full wp-image-2911" /></p>
<p><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2011/01/maviKus1.jpg"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2011/01/maviKus1-300x171.jpg" alt="" title="_maviKus" width="300" height="171" class="alignleft size-medium wp-image-3098" /></a></p>
<p><span title="D" class="cap"><span>D</span></span>eveci Ali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutuvermiş, dağların, yaylaların, aşağıya indikçe ovaların o yemyeşil serinliğini, denizin engin mavisini görünce hatırlamaz olmuştu. Edremit’ten üç otuz kuruşa satın aldığı keskin burunlu teknesini güzelce donatıp enginlere açılarak, yıllar boyu denizin bolluğu ve bereketini evine taşımış, böyle yapmakla tüm Tepeköy ve civar köylere örnek olmuş, Tepeköy’ün denizcilik tarihine adını Balıkçı Ramiz’in hemen yanıbaşına, Balıkçı Aliaga’ olarak ve pullu harflerle kazıtmış, ancak ata yadigârı lakabından Tepeköy halkını bir türlü vazgeçirtememişti.</p>
<p>Bir şeye isim takmayı, takıverdiği ismi de daha iyi bilinir kılmayı severdi Tepeköy sakinleri. Her genç oğlana bir kızı yakıştırmaktan bile önemli ve önceydi onu bir lakapla tanıştırmak. Eğer askerden gelinip de bir işin sahibi olunduysa, bir tane de lakabı olmalıydı sayılacak kişinin. Önce mesleği önemserdi lakap dediğin. Sonra toplumsal iletişimi, o da uymuyorsa yüzeysel kusurları, sırasıyla mimikleri bile arardı bazı lakaplar. Uygun bir lakabın yakıştırılamadığı hallerdeyse aileden kalanla idare edilmekte sakınca görülmezdi. Dile en kolay geleni söylemeye alışkındı Tepeköy’lüler. Kimi bunu yaparken aradaki sessiz harfleri, kimisi ünlüleri, kimileri ünsüzleri, bazıları ise işi daha da azıtarak ünlü ünsüz demeden aradaki birçok harfi yuturak katlediyor, alışılmış isimleri tuhaf biçimli söylemlere sokuyor, bir ucu lakabın sahibine dek uzanan akla hayale gelmeyecek yakıştırmalarda bulunmakta hiç sakınca görmüyordu.</p>
<p>- Defolu İsmaile borç verdim dün.<br />
- Kime, kime?<br />
- Var ya hani şu depocuların İsmail’e diyorum.<br />
- Haa. Öyle söylesene yahu, kapçık ağızlı senii! Ne kadar verdin?<br />
- Binikiyüzelli papel. Küsuratı var biraz.<br />
- O parayla dikiş makinesi alıp eve koyaydın bari…</p>
<p>Bazı durumlarda bir lakabın neredeyse tümden değiştiği de olurdu . Eskiyen lakapları gençler, yenilenen lakapları da eskiyenler sevmezdi. Herkes tarafından manavlık yaptığı bilinen ve Manav Selahattin olarak ünlenen kişinin, sattığı şeftalilerin sulu olmasından dolayı, daha şeftalinin mevsimi bile geçmeden Sulu Selahattin’e dönüşmesi sadece an meselesiydi. Hâl böyleyken iki Tepeköy’lü arasında geçen konuşmalarda kimin kimden bahsettiğiyse hepten anlaşılmaz oluyordu. İster istemez tabi.</p>
<p>Köyde ısı derecelerine göre ayrılmış bir kaç Hüseyin, Mustafa, Mehmet, renklerine göre ayrılmış bir kaç Hasan, Selahattin, İsmail ve Fevzi bulunduğundan, hangi çocuk Soğuk Mustafa’nın, hangi çocuk Kurt Mehmedin bilebilmek zor işti. O yüzden köyün ilkokuluna yeni atanan genç öğretmenler bu dil karmaşasını, harala ve güreleyi bir türlü sevemeyen müdürleri tarafından bizzat verilen sıkıcı bir söylev eşliğinde iyice bellerler, yoklamalarını kısa sürede tamamlayarak kimin çocuğunun hasta, kimin çocuğu haylaz olduğunu bulurlar, bulgularını ivedilikle okul müdürüyle paylaşırlardı.</p>
<p>Okul çıkışı çocuk, koltuğunun altında taşıdığı kitaplarını ve defterlerini hayattaki sedirin üzerine bırakır, önlüğünü üstünden sıyırarak çamaşır selesine fırlatarak atardı. “Aşağıya inileceği zaman yeni kıyafetler giyilmez” derdi baba. Söz dinleyen bir çocuktu o. Ve bu yüzden eskimiş mintanlarından birini sırtına geçirir, uçkuruna lastik geçirilmiş mayosunu altına çeker, eski lastik çizmelerden kesilmiş kara pabuçlarının arkasına basarak, vakit geçirmeden sahile, o rengârenk teknelerin bulunduğu limana doğru seğirtirdi. Esintili havalarda sandalların baş bodoslamalarına bağlanan çıpa iplerine birden bire asılıp, huysuz dalgalara yumuşakça baş eğişi ve uyumla suda dans edişlerini izlemek gibisi yoktu hani.</p>
<p>Okulun kapanmasına bir ay var ya da yoktu. Bunu badem ağaçlarının dallarına uzanırken düşündü. Hem çarpım tablosunu ezberlememiş miydi? Bir yandan yürüyor diğer yandan cebinden çıkardığı çağlaları birer birer ağzına atıyordu. Kimse kızamazdı artık sahile inmesine. Bugüne bugün o okumayı sökmekle kalmamış hala tekleyen arkadaşlarına yardımcı olmaya bile başlamış değil miydi? “Seneye ikinci sınıf, ha hayt”diyerek gülümsedi. Bal gibi de büyüyordu işte. Ona göre büyümüş olmanın nimetlerinden biriydi denize inmek. Eğer bir terslik olur da kendisine kızılırsa, bütün bunları birazdan sahile dönecek olan babaya da söyleyebilsin diye içinden tekrarladı. “Altı kere sekiz; kırk sekiz. Yedi kere sekiz; elli altı. Dedemin sakalları yolda kaldı, çöpçü aldı götürdü, dedem bıyıksız kaldı.”  Tepeliğe gelince durdu. Güneşi çok uzakta güçlükle seçilebilen adanın üzerinde asılı halde buldu. Birkaç saate kadar akşam olacağından ava gitmiş tüm sandallar limana dönecekti. Gözlerini çekip aldı güneşten. Adayı aklına yazdı.</p>
<p>Adayı gözlemlediği dik yamaçlı tepenin üzerinden karanlık limanı görebilmesi için bakışlarını ayakuçlarına yöneltmesi yetivermişti işte. Şimdi o ayaklar bulunduğu yerden denize kadar giden patikayı hızla aşarak, kendisini bir çırpıda sahile ulaştırmak zorundaydılar. Bir kez daha baktı adanın etrafına. “Üç, dört, beş. Tamı tamına beş çizik!” Baba ve diğerleri yüksek ihtimalle bu sandallardan birinde olmalıydı. “Koşarsam hem yetişir, hem de kabuk toplamaya zaman bulabilirim.” dedi kendi kendine.</p>
<p><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></p>
<p>Kıyıya vardığında oldum olası kumların üzerinde yatan hurda, kırılmış tahtalarından içi dışı görülen, eski ve yana yatık sandalın bir kenarına oturur, pabuçlarına dolan kumları silkelerdi. Henüz topladığı rengarek kabukları küpeştesi boyunca birer birer dizerken, hem tahtalarını okşar hem de konuşmaya çalışırdı bir taraftan tekneyle. Bir zamanlar gittiği limanları, aştığı dalgaları, yaşadığı maceraları öğrenmeyi öyle çok isterdi ki. “Benden büyük olmalısın yaşça.” derdi ona fısıldayarak. “Benim gittiğim yerlerden çok daha uzaklara gitmiş, birçok yeri gezip görmüş olmalısın besbelli. Ah, ne olurdu şimdi, eğer bana kaç yunusla konuştuğunu, kaç deniz kaplumbağasıyla tanıştığını anlatabilseydin. Var mıydı çok arkadaşın? Senin kadar olmasa da benim de çok var. Sen Recebi tanıyor olmalısın. Tanıyorsun değil mi? Ah bir konuşsan, ne güzel anlaşırdık seninle zavallıcık. Kimbilir neler gördün, neler geldi başına. Bak o kadar çok denizlerde yüzmüşsün ki her yerin masmavi olmuş. Hadi anlatsan ya bana; Hiç gördün mü denizkızı, hep anlatırlar ya hani, saçları beline kadar bir kayanın üstünde…”</p>
<p>- More şunun ucunu bağlasana o taşa.</p>
<p>Deveci Ali’nin ince manevralarla kıyıya yanaştırmakta olduğu Mavikuş’tan fırlattığı ipi, ayaklarını suda şaplata şaplata koşarak aldı çocuk. İpi omzundan aşırıp sırtını denize döndü. Öne doğru eğilerek ipi sürüklemeye başladı. Ayakları neredeyse bileğine kadar kuma gömülmesine rağmen arkasından gelmemekte direnen Mavikuş ne kadar ağırdı öyle? “Büyümüş olsaydım eğer kuzu kuzu dinlerdi beni Mavikuş. Sürüklerdim arkamdan. Daha çok yemek yersem ilerde belki&#8230;”  Çocuk bir yandan kendine söylenerek tüm gücüyle ipe asılıyor, Mavikuş ise diğer yandan dalgalardan aldığı cesaretle ağırlığını ortaya koyup direniyordu kendisine. Neyse ki bu savaş Deveci Ali’nin biraz palamar koyvermesiyle kısa sürede bitti. İpin boşluğuyla rahatlayan çelimsiz beden Mavikuş’un ipini taşa değil ama kumsalın bittiği, çalılığın başladığı yere çakılmış kalın bir kazığa bağlamayı başardı. Ardından su kenarına yakın bir yerde bulduğu yüksekçe bir taşın üzerine oturup, Deveci Ali’nin teknesini kıyıya baştankara etmesini izledi.</p>
<p>Teknenin karinası kumsala iyice oturduktan birkaç dakika sonra çocuk Mavikuş’un başüstüne fırlamış açılmış livarın içinden güverteye fırlatılan balıkları izlemeye koyulmuştu. Deveci Ali bir yandan dişlerinin arasına kıstırdığı her neyse onu çiğniyor, arada bir çocuğa laf atmaktan geri durmuyordu.<br />
“Bu” dedi Deveci Ali çocuğun uzattığı deniz suyuyla az önce yıkanmış sepete tuttuğu balıkları doldururken. Eli sahilde yatan kırık dökük sandalı işaret ediyordu.</p>
<p>- Bu kenarda yatan pusta, bir seferinde Batı yapmıştı deniz. İşte o korkunç havada dibi boylayıverdi. Afandı tufandı derken kurtaramadık mereti. Tamiri yenisinden pahalı olmasaydı… Devir hesap devri çocuk. Devir, hesabını iyi yapanın devri. Şimdi tahta kurtlarına ev sahipliği yapıyor.<br />
- Ama üzerindeki martı boklarını temizlerken gördüm seni geçen gün. O da bu Mavikuş kadar güzel miydi eskiden, onu da sever miydin şimdiki kayığın kadar?<br />
- O bir yelkenliydi çocuk. Nedir yelkenli bilir misin?<br />
- Yok bilmem.<br />
- Eskiden motoru yoktu teknelerin, kollarımız ne kadar güçlüyse o kadar uzağa giderdik balık avlayabilmek için. Senin baban, ben, bir de Kör Rıza vardı Karantina’dan. Tee, Geyikli sahillerine Bozada’ya falan giderdik more onunla. Tam üç kişilik kürek yerleri vardı. Deniz çatallanınca üçümüz birden yerlerimize geçer asılırdık küreklere. Ama bir rüzgâr esmeye görsün. O zaman kürekleri ıskarmozlara asıp, geriverirdik bezimizi ortanca direğine. Rüzgâr estiği sürece bizi istediğimiz yere götürürdü o pusta. Dua ederdik ki rüzgâr hiç kesilmesin. Yorulmazdık. Rüzgâr yormazdı bizi. İşte o yelken denen şey, bizi rüzgârda kürek olmadan istediğimiz yere götürene denirdi. Uçardık biz onunla dalgalar kabarınca.<br />
- Rüzgâra açardınız bezi, sonra rüzgâr mı iterdi sizi arkanızdan?<br />
- Evet çocuk. Yelken böyle bir şeydi.<br />
- Yorulmazdınız hiç değil mi?<br />
- Yorulmazdık.<br />
- Babam da mı yorulmazdı hiç?<br />
Kıs kıs gülmekte olan Deveci Ali çiğnediği şeyi sol yanağına aktararak cevap verdi çocuğa.<br />
- Baban kürek çekerken de yorulmazdı be evladım. Çok güçlüdür baban çocuk, kuvvetli bir adamdır bre senin baban.<br />
- Adı neydi?<br />
- Neyin adı vre?<br />
- Teknenin bir adı var mıydı, rüzgâra bez gerdiğiniz zaman ona nasıl seslenirdiniz?<br />
- İsim koymak sonradan çıktı vre çocuk. Soluklandı. Bunu yapmakla da hem düşünmeye hem ensesini kaşımaya zaman bulmuş gibiydi. Neden sonra ağzındakini çiğnemeyi bırakarak öyle bir yutkundu ki, gevelediği her neyse şimdi midesine doğru iniyor olmalıydı. Şapkasının siperliğini alnından ittiğinde, yüzünü basan ateşi söndürmeye, sesindeki titremeyi kontrol altına almaya çalışıyor gibiydi. “Ephir’ derdik biz ona.”<br />
- Ephir de neymiş ki?<br />
Deveci Ali sustu. Elinde olsa şimdi bakmakta olduğu o tepelerin ardına kuş olup da uçarak saklanacak ve bir daha da geriye gelmeyecek gibi görünüyordu sanki. Genzini temizledi.<br />
- Sen olsan ne isim verirdin ona?<br />
Duraksamadan cevap verdi çocuk.<br />
- Yelkanat.<br />
Deveci Ali’nin gözlerinin daldığını, aklının vın vın ettiğini fark eden çocuk susma sırasının kendisine de geldiğini farketmişti. Büyüklere sorulmaması gereken sorular olduğunu hanidir biliyordu. Az önce sorduğu soru da onlardan biriydi demek. Bir süre ikisi de konuşmadan önlerindeki sepeti allı pullu, bol çeşitli balıklarla doldurmaya çalıştılar.<br />
- Adı ne bunun?<br />
- Ona dokunma çocuk. Tragonya o zehirlidir!<br />
- Kıpırdıyor ama. Ölmemiş ki bu.<br />
- O halde biz de onu evceğizine salalım ki…</p>
<p>Birbirlerine gülümsediler. Sonra çocuk Mavikuş’un başüstünden kumsala atlayıp, sepete sığmayan balıkların taşınabileceği sağlam bir şeyleri aramaya koyuldu. Elinde kocaman ve biçimsiz harfleriyle Ankara Pazarları yazan sağlam bir poşetle geri geldiğinde, Deveci Ali hiç duraksamadan, yutkunmadan ve nefes almadan şöyle dedi;<br />
- Babana söyle çocuk. Şayet onun da bir itirazı yoksa Yelkanat dediğin hurda bundan böyle senindir.</p>
<p><center>Yelkanat, sayın E.Çelebi tarafından seslendirilmiştir. İyi dinlenceler. </p>
<p><object height="28" width="335"><param value="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEzNzg4Mzk5O3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTM3ODgzOTktNTUxIjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjk1MTQ3MzIxO30=&#038;autoplay=default" name="movie"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed wmode="transparent" height="28" width="335" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" src="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEzNzg4Mzk5O3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTM3ODgzOTktNTUxIjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjk1MTQ3MzIxO30=&#038;autoplay=default"></embed></object></center></p>
<p><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/07/bosMavi.png" alt="" title="bosMavi" width="35" height="12" class="aligncenter size-full wp-image-2933" /></p>
<p><strong>İp Uçları : (Hayat:</strong> Bildiğiniz salon. <strong>Tragonya:</strong> Ensesinde zehirli dikenleri bulunan çilli, gümüşi bir dip balığı. Oltaya falan da gelir hem. <strong>Sepet:</strong> kapaklısı vardı eskiden, hasırdan örülüsü. Argoda karmaşık insan.  <strong>Pusta:</strong> Lanet olası şey veya baş belasının birazcık sevimlisi. <strong>More-mori:</strong> Niteleme sıfatı. Yersen. <strong>Kuruş:</strong> Para’dan daha büyük bir değer o zamanlar. Lira rüya gibi bir şey. <strong>Mintan:</strong> Bir tür gömlek, bildiğin. <strong>Papel:</strong> Aslında kâğıt demek. <strong>Mavikuş:</strong> Sarı tekne gördün mü hiç? Ben hâlâ göremedim. <strong>Ephir:</strong> Eski adı İbre olan Yanya yakınlarında bulunan il. Öyküde ise vatan. <strong>Iskarmoz:</strong> İstavroz’la günaha, bununlaysa küreğe asılınır diyelim. <strong>Poşet:</strong>Yetinebilecekler için nylon’dan taşıma şeysi. <a href="http://buzcevheri.blogspot.com/">Yetinemeyecekler içinse Bknz: Buzcevheri Organics</a><strong>)</strong></p>
<p><strong>Post travmatik ön kabul: (</strong> Öğretmenim canım benim, canım benim seni ben pek çok pek çok severim. Sen bir anaaaaa, sen bir babaaaa… <strong>)</strong></p>
<p><strong>Dönemsel melodi: (</strong>İkimiz bir fidanın, güller açan dalıyız. Sen benimle, ben seninleee… ~<em>Tülay</em> <strong>)</strong></p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/89-satD6TE8" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2011/01/13/yelkanat-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2011/01/13/yelkanat-2/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Tılsım</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/x5qyQ_iiieM/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/10/14/tilsim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Oct 2010 16:06:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=2299</guid>
		<description><![CDATA[Güneş ağustosun son sıcaklıklarını Tepeköy&#8217;e yaymadan bir, bilemedin iki saat önce, avlunun ahşap kapısından geçip taşlık avluda karşılandı Kadriyekadın. Ovaların bitipte yemyeşil çam ormanlarının başladığı yerden geliyordu o. Bütün Yenimahalle kadınları gibi alnına kadar inen fesinin etrafı, sarı sarı puldan liralarla taçlandırılmış, fesinin üzerinden aşırılmış bembeyaz bir tülbent çenesinin altından geçirilmiş. O halde bile ak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/oniki.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/oniki.png" alt="" title="oniki" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2617" /></a><br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/tilsim.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/tilsim.png" alt="" title="tilsim" width="300" height="290" class="alignleft size-full wp-image-2679" /></a><br />
<span title="G" class="cap"><span>G</span></span>üneş ağustosun son sıcaklıklarını Tepeköy&#8217;e yaymadan bir, bilemedin iki saat önce, avlunun ahşap kapısından geçip taşlık avluda karşılandı Kadriyekadın. Ovaların bitipte yemyeşil çam ormanlarının başladığı yerden geliyordu o. Bütün Yenimahalle kadınları gibi alnına kadar inen fesinin etrafı, sarı sarı puldan liralarla taçlandırılmış, fesinin üzerinden aşırılmış bembeyaz bir tülbent çenesinin altından geçirilmiş. O halde bile ak saçları saklanamamıştı günün ışıltısından.<br />
Beyazlar içindeydi Kadriyekadın. Eteğinin önüne denk getirilmiş fistanındaki sırmalar, pullar, ibrişimler, desen desen allar ve morlar, dahi yeşiller olmasa güvercin olup uçacak, bir daha da asla yürümek zorunda kalmayacak gibiydi de besbelli. </p>
<p>Tıpkı Kadriyekadın gibi yaşları belirsiz kadınları vardı Yenimahalle&#8217; nin. Sırtında çalısını, sırtında çırpısını, sırtında odununu, sırtında küfe küfe kozalağını, üzümünü, ıspanağını, patatesini, yeri geldiğinde asla ama asla ağlamayan yuvarlak yüzlü, çekik gözlü, uzun kirpikli, yanık tenli çocuklarını taşırlardı durmadan dinlenmeden. Çalışkandı Yenimahalle&#8217;liler. Üretkendi kadınları. Becerikliydi ormanın içlerinde. Çam sakızını, yer mantarlarının türlüsünü, envayi çeşidini tanırlardı otların, yabanılın.<br />
<span id="more-2299"></span><br />
Pomakların Haticeninesi, Asırlık köyünden, bir koluna gelinini, diğer koluna da küçük oğlanını takmış, kâh dinlenerek, kâh oflayıp puflayarak yola çıkmışlar, tam da öğle üzeri varmışlardı Tepeköy&#8217;deki eve. Gelir gelmez de bir ibrik dolusu suyla yıkandı ayakları.<br />
Feracesini sıyırıp çıkardı üstünden gelin. &#8220;Aa. sıcak bastı ama&#8221; deyince yarım ağız, evin küçük kızlarından biri saygıyla yanaşıp, giysiyi alarak usul usul uzaklaştı gelinden. Oğul izin istedi. Çayını kahvede içmek, eski dostlarla selamlaşmak vardı niyetinde. İzinler verildi. Kahveye uğurlandı ahşap kapı ardından. Uzun, uzun soluklandı Haticenine.</p>
<p>Ne zamandır  karşısında dikilip duran, bir eliyle kalbini, diğer eliyle üstü dantel bir peçeteyle kapatılmış bardağı aldı ufaklığın elinden. Yanağı sıkıldı kızın. &#8220;Karamık bu&#8221; diyerek sevildi tatlı tatlı. Ardından bir solukta içildi billur.<br />
Önce şöyle genişçe bir berhudar, karşılığında afiyet şeker olsun da denildi.</p>
<p>Ferace giyerlerdi Asırlık kadınları. Alt parçası gibi üst parçası da siyah kumaştan dikilirdi ferace&#8217;nin. Adım atılamazdı bu kıyafet giyilmeden evlerinin dışına. Kadınlık, örtüyle gizlenirdi Asırlık&#8217;ta.  Karanlıklar sarardı örtüleri de, görünmez olurdu kadınlar yitirilip. Çarşılık yüzü vardı feracenin. Varlıklı olanları satenden, olmayanları parlak kumaştan dikerler veya diktirirlerdi çarşılığı. Gündeliği vardı feracenin. Donuk siyaha çalardı onun da yüzü. Neşesiz, tatsız tuzsuz geçerdi kadınlar için günler. Asırlığın susuz ovalarında. Giyilince ferace.</p>
<p>Taşlığa en son giren Cevriyeana oldu. Sararmış ayaklarına geçirdiği eskimiş lastikleri, doksansekiz yılın hafifliğiyle dokunuyordu yere. İncecik boynundaki gerdanı sıralanmış, ta gençliğinden beri koruduğu zerafeti özenle saklıyordu. Maviler, toparlaklar. </p>
<p>İnciydi gerdan. Öyle derlerdi. Kimseler bilmezdi neden maviydi öyle. Geceleri ışıldadığını bile gören olmuştu da, bir türlü soramamıştı yakınları cesaretle, yanaşıp yamacına. Yine mavi basmadan yapılmış bir şalvarı çekmişti üzerine. Ağsız şalvar, incecik bedenini iyice bir saklamış, tüy gibi yumuşacık, kuş gibi hafifçecik yapmıştı Cevriyeanacığı.<br />
Traktörü vardı Cevdet&#8217;in. En sevilen oğuldu Cevdet.  Bir dediğini iki eder miydi hiç? &#8220;Gidelim&#8221; der demez daha şafak yeryüzüne düşmeden onlar çoktan düşmüşlerdi Tepeköy&#8217;ün yoluna. </p>
<p>Üveycik çok uzak, Üveycik bilinmeyen bir yerdeydi Tepeköy&#8217;ün çoğunluğuna göre. İşte oradan geliyordu traktör.<br />
Cevriyeana, Cevdetin sağ koluna yaslanmış halde kapıda belirir belirmez, başta Afetana olmak üzere herkes birden ayaklandı. Yaşlı kadınların her biri doğrulup dikilinceye kadar, evin genç kızları ve kadınları, başta hala olmak üzere koşup koluna girdiler Cevriyeanacığın. Cevdet&#8217;de kahveye savıldı bir bahane bulunup. </p>
<p>Herkes avludaki yerini aldığında, başta nineler ve anaanneler olmak üzere yaşlısından gencine bir güzel sırayla dizilindi Cevriyeana&#8217;nın önünde.<br />
&#8216;Ne kadar uzun zamandır görüşmemişlerdi ve hayret. Eh ama, artık bir ayakları çukurdaydı ki artık onların. Vakti gelmeden, vade dolmadan önce bir kez daha buluşulsundu illâki&#8217;. Mırıltıyla ama şakır gibi konuşuyordu Cevriyeana. İncecik boynunu, sırasıyla her bir yaşlıya çevirip halini hatırını soruyor, ondan sonra uzatıyordu ancak elini. Önce Afetana&#8217;ya, Sonra Kadriyekadın&#8217;a, en sonunda da pomakların Haticenine&#8217;sine uzatıldı el. El öpülüp selamlaşma faslı başladığında birbirleriyle kucaklaşıp bir süre hasret giderdi dört kadın. Bir yandan kolonyalar, bir yandan akide şekerleri dağıtılıyor, sular, şerbetler, ayranlar, şuruplar sunuluyordu avludaki konuklara.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a><br />
Bir tören havası, hafiften bir sis perdesi kaplamış gibiydi o gun evi. Avludaki maltızın üzerinde pamuk tohumları yakılıyor, ocağın üzerinde helvalar karıştırılıyor, kızgın ateşe zeytin yağı damlatılıyordu tane tane ve usulca. Kokular, kokular, kokular. Aklı esen ölmüşlerin ruhuna, aklı esen kalanların şanına harlıyordu ateşi. Her bir kutsama daha yoğun bir koku katmanını sokağa kadar taşıyor, uysallığıyla göz yaşartan fındık bile arada bir başını uzatmaya kalkışıyordu aralanmış kapıdan.<br />
Sonra çocuklar koşarak gelip kapıda soluklanırken, boşalmış kapların içinde yeniden pişileri, tava turtalarını, şerbetinden çıkardığı lokmaları döküyordu hala. Yeniden tutuşturuyodu kapları ellerine. Kimisi bir araba sesi, kimisi bir haykırışla, komşu evlere doğru koşmaya başlıyordu çocuklar yine. &#8220;Aman&#8221; diye bağırıyordu arkalarından hala. &#8220;Aman dökmeyesiniz yemecikleri vre&#8221; peşinden de fındık havlıyordu çocuklara.</p>
<p>Çocuklar salınıp, fındık defedildikten ve &#8220;dış kapı konu komşuya tamamen kapatılacak!&#8221; denildikten sonra, evin halası, büyük evden gelen babaanne ve komşu kadınlardan en çaçeron olanı, avlu kapısının önüne, eşiğin hemen dibine yerleştirilmiş oturaklara kurulmuşlar, sundurmanın altında oluşan gölgeden nasiplenip, bir yandan çaylarını yudumluyor, diğer yandan gündelik sohbetlerini ediyorlardı. Arada içlerinden genç olanları, yaşça daha buyuk olanının kulağına fısıltıyla bir şeyler yumurtluyor, diğeri düşünceli düşünceli başını sallamakla yetiniyordu. Sağlama alınmıştı ahşap kapının açılmaz kilitleri ve kimse geçemezdi artık o kapılardan.</p>
<p>- Bu kadar önemli olmasa, hiç birinizi rahatsız etmez, onca yolu, o kadar eziyeti çektirmezdim sizlere, dedi Afetana saygıyla.</p>
<p>Dört yaşlı kadın yere cacaladan yapılmış kilimlerin üzerine, serilmiş bembeyaz çarşafların üzerine yerleştirilen şiltelere, her biri bir köşesini oluşturduğu kareyi andıracak biçimde, mavi giysiler içindeki Cevriyeana&#8217;ya dönük yüzleriyle huşu içinde oturuyorlardı. </p>
<p>Tülbentler, eşarplar, fesler, feraceler ve çeşit çeşit örtüler, hayata geçildiğinde üst ve başlardan çıkarılmış, oturma odasının girişinde bekleyen küçük kızlar tarafından saygıyla alınmış ve eskiden yüklük olarak kullanılan ahşap dolaba yerleştirilmişti. </p>
<p>Her biri farklı renkte giyinmişti dört kadının.</p>
<p>Hepsinin uzanabileceği mesafeye ve tam ortalarına konan bakır sininin içerisinde, bardak bardak, şerbetler, ayranlar, taze demlenmiş çay, biraz şeker ve gelincik şurubu bulunuyor, akşamdan yapılmış börekler, poğaçalar ve kurabiyeler ile çeşitli atıştırmalıklar da beyaz porselenlerin içinde, üstleri dantel veya etamin işlemeli örtülerle kapatılmış bekliyordu.</p>
<p>- Önemliymiş ki kalkıp geldik, dedi Haticenine. Feracesini çıkarmış olmasına rağmen yine de siyahlar içindeydi. Bir eliyle bembeyaz ayak bileklerini ovalıyor, diğer eliyle siniye uzanıp yumuşak hareketlerle örtülerini açıyordu tabakların. Her örtüyü dört kat büküp katlıyor sininin içine üstüste yerleştiriyordu hiç acele etmeden.</p>
<p>Büyük bir dikkat ve özenle mendilini çıkardı Afetana. Dört köşesini bir birine bağladığı düğümlerini açtı. Ve mendili önündeki boşluğa iyice yayarak herkesin göz atmasını bekledi.</p>
<p>- Torunum, Diye ekledi sonra. Çocuk bulmuş bunları. Yüzü kaygılı sesi titrekti.<br />
- Avranyoz! küçük bir çığlık attı Kadriyekadın. Sesi o kadar cılız ama bir o kadar tizdi ki. Bembeyaz giysileri uçuştu çığlığıyla. Cevriye hanım uyarıcı bir bakış atmak zorunda kaldı ona.<br />
- Bağırma kadın. Telaşa vermeyin ortalık yeri. Afet, elden ele gönderiver bir bakayım ben ona! Nereden bulmuş bunu? Şimdi sesi sakinleşmiş, bir şarkı gibi yayılıyordu odaya.<br />
- Deniz boyundan bir tarladan koparmışmış öyle, dedi.<br />
- Kaç yıldır görünmüyor bu otlardan buralarda.</p>
<p>Üç adet avranyoz önce Kadriyekadına, kalan iki adet avranyoz dikkatlice uzatılarak Haticenineye iletildi. En sonuncusu da aynı özen içerisinde Cevriyeanacığa ulaşıverdi elden.</p>
<p>- İnsanlar unuttu artık bu otları canlarım. Her şeyi unuturlar onlar, mari. Unutulan da görünmez olur haliyle. Başka?. Yüz yıllık soruydu sanki  Afetana&#8217;ya sorulan.<br />
- Otu biliyor tanıyor olacak ki, &#8216;avranyoz bu mu?&#8217; diye sorup durdu gün boyu.<br />
Kaşları çatılmıştı Cevriyeana&#8217;nın;<br />
- Tılsım yapılmış besbelli ki çocuğa. Hanidir olmuyor böyle. Düşünelim. Bakalım.<br />
Susuldu sonra.</p>
<p>Ellerinde birer avranyoz otu tutan her kadın, heyecanını saklamak ister gibi yavaşça gözlerini kapatmış ve usulca bilinmeyen, anlaşılmayan gizli dünyalarına saklanmış, oradaki derin düşüncelerine dalmış gibiydiler. </p>
<p>Tam on iki dakika boyunca konuşulmadı hiç. </p>
<p>Kalın duvarların arkasındaki bahçeden geçildi düşünceyle. Oradan ana yola, anayoldan öteye, her biri kendi köyüne uzanan yollar bulundu. Kimisi çakıl, kimisi topraktı hala yolların. Dert edilmedi ki bu. Düşünce toz, düşünce toprağı benimsemezdi. Yollar aşıldı çabuklukla. Telaşla ve uçar gibi üzerinden geçildi bağların bahçelerin. Domates fidelerinin etrafında çalışan kadınların çoğu farketmedi esintiyi. Şalvarları havalananlarda oralı olmadılar hiç. İyice yükseldi düşünerek dört kadından birisi, derken sahilden denize doğru yön değiştirdi dalgalar. Bir kaç şaşkın balıkçı kıyıya dönecek oldu panikleyerek. Sular aniden durulunca vazgeçildi dönülmekten. Balığı boldu denizin, bereket allahtandı. kimseler görmeden tutulabilenecek olanları tutup şöyle bir balıkhaneye uzatıldı mı&#8230;</p>
<p>Derelerin, çayların, kıraç toprakların üzerinden geçildi. Ormanların yeşilliği, çamların sakızlarına dokunulmadan ezildi gözlerinde. Her kadın, kendi bölgesindeydi şimdi. Önceki yıllardan kalan, hala ışıltısını koruyabildiklerine inandıkları tılsımların peşindeydiler. Aceleyle ağaçların, aceleyle bitkilerin olmadı saksıların üzerinden, kimi açık kapılardan, kimi aralık pencerelerden giriyor, ot yastıklar, şilteler, yatak denkleri, yüklükler, fukara olanın nesi varsa evinde, hayel edip bulunuyor, br biri gözden geçiriliyordu sihinlerinde. Hızla evleri, hızla bahçeleri, samanlıkları yokluyorlar, geçmiş hayatları, eskimiş eşyaların arasından didik didik ederek seçip çıkarıyorlar, yaşanmışları, yaşanacak olanlardan ustalıkla ayırıyorlardı. Titizlikle.<br />
Bütün köyler, güçleri yettiğince gidilebilecek ne kadar uzak varsa, tek tek taranıyor, bir işaretin, bir izin, bir yansımanın gizleri sürülüyordu acımasızca.<br />
Haticenine ansızın titrediğinde, balıkçı Ramiz&#8217;in evinin duvarındaki bir oyuntuya bakıyordu. Maviye boyalı duvardaydı bu oyuk. İçinde biraz para, bir kaç pul, eskimiş zarflar, içinde mektup, bir gazete kağıdına sarılmış, sonra üzeri patiskadan bir bezle sarmalanmış çakıyı buldu. İyice oyalandı çakıyla. Kemikten yapılmıştı çakının sapı. Ve bu kemik bildiği hiç bir hayvanın kemiğinden değildi. Israrla açacak oldu çakıyı.  Birden dağılıverdi düşüncesi. Yine de toparlandı, bahçeden süzüldü yine. Aralık camlarından Ramiz&#8217;in annesinin. Köşe bucak tek tek arandı sonra. Elindeki kesikten başka hiç bir iz bırakmamıştı çakı.<br />
Gölgeler büyüyordu. Gölgeler uyuyordu. Neden sonra Cevriyeana bozdu sessizliğini;<br />
- Ramço.<br />
- Ramiz, diye ekledi Haticenine. Daha önceden katlamış olduğu örtülerden birini aldı siniden. Kesiğine bastırdı. Afetana tütün tabakasını çıkardı. Bir parçasını kopardı sigaranın. &#8220;Koyalım şunu da&#8221;. Bastırdılar yaraya. Kadriyekadın &#8220;örümcek ağı koyalım da oraya&#8221; Bir el işaretiyle susturuldular.<br />
Üç kadın düşünceli düşünceli başlarını salladılar. Devam etti Cevriye kadın.</p>
<p>- Bilebildiğimiz o ki, bizim yaşadığımız süre içerisinde bundan önce iki kişiye verilmiş tılsım. Öyle anlaşılıyor ki ikisi de aldıkları yaşama karşın verdikleri sözleri unutmuşlar. Balıkçı olan iyice yanılmış sanki. Hiç umursamamış anahtarları. Baştan vazgeçmiş gibi sanki. Sevmemiş, sevilmemiş. Hep eğlenmiş yaşam boyu. Binbir türlü oyunlarla geçecek ömür. Vay başına geleceklerden bundan sonra Ramiz&#8217;in. Uzandı. Gelincik şurubundan bir yudum aldı. İncecik boynu, çıkık elmacık kemikleri yumuşak yüzünü kaplamış asırlık çizgileriyle toprağı andırıyordu şimdi yüzü. Toprağın, kadim ve bilge olanın. Taşların kayaların. Kaşları çatılınca esen fırtınaların&#8230;<br />
- Rüya sanmıştır Ramiz, Diye ekledi Haticenine. Suçu yoktur ki onun.<br />
- Herkes aldanır. Hele ki bir şeyi bulduğunda. Yoktan varedilmez ki hiç . Nereden buldun bir sor araştır. Ah umursamıyor ki insanlar. İşte Ramiz. Onca yıl denizlerde. Vre neyi ararsın? Bizim zamanımız da artık geçiyor. Moderin zamanlara geldik dayandık more. Kocakarı olarak anılacağız ilerde. Kimseler inanmayacak bize, yalandan sanacaklar gizlerimizi. Avuntuymuş geçmiş zaman diyecekler usulca.  Önemsemeyecekler. Tıpkı şimdi yaptıkları gibi.  Böylece istemeyi de unutacaklar. Bir şeyi çok arzulamayı, hepten. Onun için savaşlar verip kaybetmeyi göze alamayacak geleceğin insanı. Herşeyi kullanacak, her şeyi kaldırıpta atacak bir çırpıda. Herkes aldanır. Ama bu saydıklarım yanılgıyı yaşayacaklar.<br />
- Bize kocakarı mı diyecekler? diye sordu Afetana.<br />
- Evet, Afetciğim. Bizim yeteneklerimiz, bildiklerimiz, eskilerden el alıp öğrendiklerimiz, sözsüz ve sesiz bir tarih gibi yaşattıklarımız, onlar için bilinmeyen bir büyü, bir sihir olarak yankı bulacak zihinlerinde. Kimse kadim olanı anlayamıyor şimdi bile.  Neyse ki saygılarından vazgeçemediler henüz. Onca sevgi, onca uyum varken bile aramızda. Ona rağmen söylentiler. Yakında Radyoların yerine başka başka şeyleri dolduracaklar hayatlara. Her birini çekip koparacaklar buralardan. Kalabalık yığınların içlerine sevgisiz ve umutsuz çırılçıplak soyarak bırakacaklar. En sonunda hayatları da alınacak ellerinden. Doğasını terk eden ona inanmayı ve güvenmeyi öğrenemeyen insan, yine kendi insanlığının karşısına dikilenler tarafından sömürülecek. Örtünmek için çırpınacak soyulan insan. Bataklık gibi düşün. Örtündükçe daha da yalınlaşacaklar çırılçıplak kaldıklarını ferkedecekler. Aralarından su sızmayan insanları sudan koparacaklar. Su olmazsa ne olur Hatice?<br />
- Topraklar kurur. Beti bereketi kalmaz doğanın. Can çekişir yeryüzü. Şükür ki hala biliyoruz tılsımları bulmayı. İyi ki hala tanıyoruz şifalı bitkileri. İyi ki biliyoruz gizini insanlığın.<br />
- Peki ya torunum, diye atıldı afet ana. Çoçka&#8217;m da mı onlar gibi olacak?<br />
Derin bir nefes aldı Cevriye hanım. iyice soluklanıp şurubundan bir yudumu daha. Onun şuruba iyice kandığından emin olduktan sonra devam etti telaş içinde Afet ana.<br />
- Çamurlar içinde geldi işte, dün akşam üstü. Papatyalar da toplamış. Süpürge otuyla demet yapıp bana getirdi avranyoz demetini.<br />
- Sen ne yaptın peki?<br />
- Anlatması için yokladım çocuğu. Nereden bulduğunu bir şeyler yaşayıp yaşamadığını anlamaya çalıştım. Biliyoruz ki bu tılsımlar durup dururken verilmez. Hiç bir neden olmadan oluşmaz ki sihirler. onca çabalayıp hiç bir şeyi alamadım ağzından. Ketumdur çocuk. Babasına çekmiş. Arnavut&#8217;un damarı bir kabardı mı, nuh derde peygamber demez artık. İşte daha biraz geçince, sizleri haberledim.<br />
- Arnavut olmasıyla ilgisi yok bana sorarsan. Söz vermiştir bir yerlerde.<br />
- Neyin sözünü vermiştir paşam?<br />
- Afet. Belli ki Revire kaldırıldığında bir şey olmuş çocuğa. Veya öncesi işte.  Yaşıyor ya buna dua et eğilip kalkıp. Ne yaptınız Avranyoz&#8217;u. Onu sordum ben sana?<br />
- Ilık suyla ıslattırdım maksımların birine. Bir kabın içinde duruyor salatası. Telli dolaba saklattırdım daha da sonra.<br />
- Yemiş olabilir mi? Bir ısırık bile alsa değişir her şey.<br />
- Bilmiyorum. Yemişse de ben görmedim olanı. Sıkıştırır sorarım ben yine.<br />
- Öyle yap. Her ihtimale karşı sen bu kalan parçaları al, güneşlik bir yere ser ve kurut. İyice kavrulsunlar sıcaktan dikkat et, dikkat et buna. Sonra dört renkli bir beze sarar kaldırırsın. Bakarsın ileride gerek duyulur kullanırsın gizlice.<br />
- Salatayı kaldırıp dökelim mi?<br />
- Bu bitkinin kırılınca ortaya çıkan bir özü var Afet. Tılsımı yapılmışsa ondan başkası da tesir etmez çocuğa. İster dökersiniz ister afiyetle yersiniz orası size kalmış. Eğer Ramço&#8217;ya olan çocuğa da olduysa, bu saatten sonra ne yapsan da nafile. Önlem almak yerine yolunu açmaya bakmak lazım.<br />
- Bırakalım da uzaklara mı çekip gitsin torunum? Bir düşün peşinde koca bir hayatı mı harcasın? Anam, anam, Cevriye anam. Olmayacak duaya amin mi diyoruz şimdi?<br />
- Olmayacağını kimler söylüyor sana. Sözüm buraya kadardır Afet. Bir çok kişi kullanmak istemiştir bu şansı. Ama işte insan zayıfken doğar. Taş desen yontulur, ağaç desen oyulur ama insan öyle mi? Ne balta işler insanın duygusuna, ne akıl taşını yontacak çekici çalıştırır ustalıkla, insan dediğin. İşte bunun için kaderi çekip koyarız önlerine. Başarısızlık anında ödülüdür yola çıkanın kader. Sen usta bir kadınsın. Anaannesin. Senden iyi kim ışık olur ki hem çocuğa? Soluklandı<br />
- Düşersin önüne, koşarsın ardı sıra. Hem karanlık dediğin nedir?<br />
- Öyle olsun hanımım. Madem öyle diyorsun<br />
- Afet. Diye söz aldı Haticenine. Ramço&#8217;yu biliyorsun. Şimdi bile vazgeçse çocuk, ondan daha iyisini çıkaramaz hayattan. Bırakalım yolunu seçsin. Özü temiz, içi yürekli, yüreği de cesaretliyse umut duyalım bundan. Yok değilse kader buymuş diyelim katlanalım buna da eyvallah deyip deyip.<br />
- Onun gözlerine fer, yüreğine ateş olacağımdan kuşkunuz olmasın. Madem ki karar böyle.<br />
Bitirmeden bir kez daha söz aldı Cevriye kadın;<br />
- Tılsımın tutabilmesi için, ormana gitmeli çocuk. Çamların gölgeli serinliklerinde dolaşmalı iyice. Bakarsın kuzugöbeğini de seçer ayırır. Bakarsın bir yol bulur aşmak için kendini.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a></p>
<p>İpin ucu: (Ferace; Eski zaman döpiyesi. Bkz; iki perdelik oyun.  Fistan; Süslü bir eteklik, Yek parça veya eteklik önü pililisi de vardır bunun  [-foustani; Rumca- -fustân; arapça-]. Fındık; sokak köpeği elbet. Çaçeron; Bir tür geveze, ağzında bakla ıslanmayan kişi. Dediği dedik, koduğu düdük olan dişil kişilik. Cacala; Eskimiş giysi kırpıntısı. Hayat; Evlerin günlük yaşam alanı. Bildiğin salon işte. Tava turtası; Ninja turtles çok sonra çıktı bundan. Tavada kızartılan bir tur hamur işi o da. Traktör; Traktör.)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/x5qyQ_iiieM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/10/14/tilsim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/10/14/tilsim/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Avranyoz otu</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/-_Fpavy2Ijk/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/10/13/avranyoz-otu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Oct 2010 15:24:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=2282</guid>
		<description><![CDATA[Kıpkırmızıydı tarla. İşte, yakında sürülecek, ekilip yeniden biçilecek toprağın içine atılan ilk adımın, bir önceki geceden yaz yağmuruyla balçığa dönmüş ayakları. Gelincikler sarmıştı nadasa bırakılan tarlayı. Nadas dediğin, verimli topraklar söz konusu olduğunda bir yılı, bilemedin ikiyi zar zor bulurdu. Sonrasıysa bolluk bereket. Hem sonra demişti ki kız; &#8220;Onu aramalısın. Kırmızı gelinciklerin arasında. Biraz papatya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/onbir.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/onbir.png" alt="" title="onbir" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2615" /></a><br />
<span title="K" class="cap"><span>K</span></span>ıpkırmızıydı tarla. İşte, yakında sürülecek, ekilip yeniden biçilecek toprağın içine atılan ilk adımın, bir önceki geceden yaz yağmuruyla balçığa dönmüş ayakları. </p>
<p>Gelincikler sarmıştı nadasa bırakılan tarlayı. Nadas dediğin, verimli topraklar söz konusu olduğunda bir yılı, bilemedin ikiyi zar zor bulurdu. Sonrasıysa bolluk bereket. Hem sonra demişti ki kız; &#8220;Onu aramalısın. Kırmızı gelinciklerin arasında. Biraz papatya bulduğunda, kekik kokusunu da duyacaksın. Kokusunu izlemelisin kekiğin. Avranyoz otunun lezzeti sizin oralarda pek bilinmese bile sihiri efsanedir bizim buralarda. İşte o senin anahtarın. Kökünden uçlarına doğru ilerledikçe koyu kızıllık, tomurcuklar, bir türlü açamayan çiçekler. Benziyor anahtara. Hemen tanıyacaksın. Zor mu bilmediğin şeyi aramaya çalışmak? Zor mu ormanların içinde kendini yitirmek, avranyoz otunun peşi sıra takılıp bir umuda? Sizin dünyanızda basit bir ot olan, bizim ülkemizde efsaneler yaratandır akıllım. Ah çocuk ne kadar özleyeceğim seni bir bilsen. Ama unutmamalısın ki zor olandır özlemek. Birini yitirebilirsin. Birini yitirmeden bile varlığını unutabilir, geleceğini onu düşünmeden yaşamaya bakabilirsin. Yapabilirsinde bunu. Unutmak çok çok kolay herşeyden. İşte unuttuğunda veya önemsemediğinde yeni yeni yollar uzayacak önünde ve bilesin. Bilesin ki, kaybede kaybede ilerleyeceksin kolayı seçersen. Zor olandır özlemek çocuk. Seni andığımda yanacak benim de tenim. Oysa anılan sen olacaksın, bedenini söndürmek zorunda kalacak olansa ben. Düşlerinde göreceksin beni o zaman. Ateşlerin içindeki alevmişim bileceksin. Hep gelincik tarlasını düşleyeceğim bunu yaparken. Ayaklarım bata çıka yürüyeceğim sana gelebilmek için. Dağlarla kuşatılan denizleri, renk renk ülkeleri falan, aşacağım hep. Türlü türlü hikayeler, büyülü masallar dinleyeceğim her bir ülkenin yaşlılarından. Yolu seçmek, yola gitmek böyle bir maceradır çocuk. Özlemekse ateşidir maceranın. Yol uzadıkça büyür içindeki tutuşan neyse. Yaklaştıkça yakacak, uzaklaşacaksın sonra yolundan. Ben seni özlemekten vazgeçmeyeceğim hiç. Sen de vazgeçemeyeceksin ki benden. Çok ama çok özleyeceğim saçları mavimi ben. Ah lütfen söyle bana, özleyecek misin sen de beni, benim seni düşlediğim kadar. Her anın dolacak mı benimle? Sana kaybettiğin hayatını verebilmek için içimden bir parçayı bıraktım üzerine. Benim yarım, senin yarın oldu ki artık. Yaşamak öyle işte. Bütüne erişmek için, bir olmak tamamlanmak için çekilen onca acı. Arayacak mısın beni söyle? Bulacakmısın avranyoz otumuzu&#8221; der demez de çocuk vermişti de sözünü, kızın avuçları içine kondurarak öpücüğünü.<br />
<span id="more-2282"></span><br />
&#8220;Söz dediğinin kanatları buğudandır. Buğu uçar, buğu dediğin kaybolup gider en iyi gizlendiği camlardan bile. verilen sözün değeri olsun veya olmasın kanatlanır&#8221; Diye düşündü çocuk. Gökyüzüne çevirdi bakışlarını sonra; &#8220;Ah beyaz, ah pamuk pamuk olan bulutların hepsi söz mü? Ne kadar çok mavi. Ne kadar çok beyazı var gökyüzünün. Ne kadar çok şeyi unutmuşlar var aramızda..&#8221; diye şaşırdı, derince soluklandı ardından iyice ağırlaşmış dizlerine koyarak ellerini. Yeniden ama bu kez düşünmeden girdi çamura. madem ki unutmuş, mademki hatırlamıştı sonra sözünü, madem çok özlemişti kızı, ona verdiği sözün, kanat takıp uçup gitmesini beklemeden, tutup bir seçenek yaratamalıydı hayatında. Onsuz, onu aramaksızın geçecek bir hayatı seçmeyecekti artık. Özlemek. Ah nasıl da güzeldi elleri ve dudakları. Saçlarına laf yoktu hiç. Nasıl güzel bakar, nasıl güzel dokunurdu sarılırken beline. Ah özlemek. Onu hep isteyeceğini bilmenin acısıyla kanatlandı içindeki serçeler. Dizlerine kadar gelen çamura aldırmadı bir daha.</p>
<p>Artık tamamen güdüleri ile hareket ediyor, gözleri bir şahin gözü, burnu bir tazı yeteneğine kavuşmuş gibi butun dikkati ve gayretiyle dolanıyordu gelinciklerin arasında. Arada bir düşer gibi oluyor, o arada bulduğu beyaz, bulduğu sarı papatlayardan topluyor, sonra yine bata çıka ilerliyordu tarlanın içlerinde.<br />
Ne çok toprağı vardı öyle bu tarlanın. Ne kadar koyuydu dizlerine gelen çamur. İnsan bundan yapılmışdı demek Öyle demişti ya bir defasında afetana anlatırken. Ay dede ile allah baba arasındaki farkı ayırdedebilsin diye çocuğa. Biri çamurdan insan yapardı can verirdi ona, sonra salardı da yerin yuzune yaşasın diye, diğeri de gülümserdi ona karanlıklara bulaşınca yüzü yaratılanın. Biri babaydı öyleyse, biri dedeydi işte. Çamur, oldukça insan görünüyordu artık gözlerine. Ama yine de anlayamamıştı bu yaratı işini pek. Öyle demişti afetana. Ve daha iyi bir fikre sahip olunamadığı sürece bu öğretiler geçerliydi bundan böyle çocuk için.</p>
<p>Eski ve büyükçe bir kayanın yanına gelince birden duraladı. Tuhaf, bu güne kadar hiç bir yerde ve şekilde görmediği kadar garip harfler, yazılar vardı kayanın bir yüzünde. Okumayı denedi, olmadı pek. Yine denedi. E, bildiğimiz e&#8217;ye benziyordu sanki ama değildi işte. C&#8217;ye benzer bir harfi bulunca da hem başaşağılığı, hem de kenarlarındaki çentikleri okumasının mumkun olamayacağını hatırlatıyordu sanki ona. Bir ipucu bulabilirim ümidiyle eğildi baktı taşın diblerine. İşte o zaman gördü aramaya çıktığını. Uçları anahtara benzetilebilen bir ot. kızıldan kahveye dönebilen boyuna çizgileri ile dizlerine kadar uzanıyordu da görememişti ya otu. Öyle bir sıcak basmıştı ki o dakika, güneşe baktı. Gözleri kamaştı birden. Çöktü taşın dibine.  Ter şimdi alnında damlacıklar oluşturmuş şıp, şıp diye damlıyordu önundeki taşlığa. Upuzun boyu vardı bitkinin. Uçlarına doğru kahverengi çizgileri ve çiçeklenemeyen tomurcukları. Kokusuzdu avranyoz. Boynuna yakın yerinden kırdı otu. Bağ filizinin derisini soyar gibi soymayı denedi. Soyulmadı ot. Dudaklarının arasına alıp ısırdı sonra bir ucunu. Birden kanının kaynadığını, ellerinin titrediğini, sırtından aşağıya bolca ve soğuk soğuk suların döküldüğünü hissetti.<br />
O nasıl bir tattı öyle. Aradığı ot avranyoz denilen bitki ancak bu olabilirdi işte kızın da dediğine göre. Oh olsundu. Bulmuştu işte. Verdiği sözü tutmuş, avranyoz otunu görebilmiş onu tadabilmişti. Şimdi artık onu alıp kadim birine teslim etmesi kalmıştı geriye. Bir çok insanın sevip saydığı biri olmalıydı bu. sözü bilge, aklı çevik, &#8220;yüzünde yılların gizli olduğu birini bulmalısın&#8221; demişti ya kız. ah diye geçirdi içinden ne kadar kolaymış ki bu. </p>
<p>Özlemek işte.</p>
<p>Bulabildiği avranyozları bir bir uygun yumuşaklıktaki yerlerinden koparıp, demetler haline getirdi. Ardından süpürge otlarından sicimler yapıp sıkı sıkıya bağladı bellerinden. Kekikler topladı sonra. Papatyaların bellerine de yakışanlar onlardı.</p>
<p>Çamurlar içinde avluda göründüğünde, akşam olmak üzereydi. Radyonun sesi daha sokağın başından duyulmaya başlamış, nutuk atan beyler, didaktik konuşmalarını söylev giysileri içlerine sokuşturmuş şölen niyetine yayıyorlardı sokağa. Sokağın neşesi hepten değişivermişti radyo gelince.<br />
Akşam yemeğinin hazırlık telaşı sarmıştı evi çoktan. Baba geldiğinde yemek hazır olmazsa, bu yakışık almazdı Tepeköyde. Tam da avludan içeriye girmek üzereydi afet ana. &#8220;Yeterince güneş aldım mari kızım&#8221; diye söylenmekteydi diğer yandan. Çocuk karşısına öylece dikilip avranyoz demetini uzattığında olduğu yerde kalakaldı yaşlı kadın. Şaşkınlık içinde bir çocuğa, bir uzatılan ot demetine bakıyor, dudakları heyecandan titriyor, ağzında anlamları belirsiz kelimeleri geveleyip duruyordu.<br />
Beyaz, bembeyaz olmuş, kirece dönümüştü yüzü avranyozu görünce<br />
- Tutun beni.<br />
Çabucak koluna girdi çocuk afetana&#8217;nın. Yerdeki ahşap oturağa oturttu sakince. Neden sonra sakinledi kocakadın.<br />
- Oy, paşam nereden buldun sen bakayım bunları?<br />
- Sıcakların tarlasından topladım.<br />
- Çok uzun zamandır bitmiyor bak bu otlar. Hem mevsimi de değil şimdi. Şaşılacak şey.<br />
- Avranyoz diyorlarmış adına doğru mu bu?<br />
Yüzü hala seğiriyor, bir yandan da heyecanını ve şaşkınlığını örtmeye çabalıyordu Afetana.<br />
- Adını bile bana sorduğun şeyi, nasıl bulup tanıyor ve toplayıp getiriyorsun vre çoçkam? Ah başımıza gelenler! Bir haller olmuş sana. Bir şeyler olmuş artık besbelli. Ama bilmeden sorup öğrenmeden, na,  bak şurdan şuraya gitmem bilesin! İçeriye bağırdı sertçe;<br />
- Kızım, alın şu avranyozları bir güzel arındırın tozundan toprağından da, sonra ılık suya koyup bekletin biraz. Şu çiçekleri de bir bardağa koyun haydi. E, paşam şimdi bana ne işler çevirdiğini bir bir anlatacak mısın yoksa bütün bir gece burada bekleyelim mi?<br />
- Bilmiyorum. diyerek kestirip attı çocuk.<br />
- Şuna da bakın. Diye celallendi yaşlı kadın. Yediği naneden bile haberi yokmuş da. Külahıma anlat onu sen. Haydi. Haydi uzatma da, çıkarıver çizmelerini yıkan paklan şuradaki kovayla. Baban gelmeden sofrada görsün seni. Yoksa ikimizin de vay haline. Haydi!</p>
<p>Çocuk kirinden arınırken bastonuna yaslanarak süzüldü içeriye. Bir kaç tanesini alıp eteğinin altına saklayıverdi hissettirmeden. İçinden bildiği bütün duaları okuyor, yeniden çekilen besmeleler eşliğinde, &#8220;Allahım, güzel allahım, n&#8217;olur kaderinin peşinden gitmesine izin verme paşamın&#8221; yakarışları eşliğinde için için söyleniyordu.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a></p>
<p>İpucu: ( Çoçka; Göç dilinde çocuğum, küçüğüm anlamının eril tarafı. Avranyoz; Nefis bi&#8217;şi. Salatası muhteşemdir mesela. Zamanın başka bir boyutunda belirir bunlar. Şaşkınlık böyle. Nadas; Midas&#8217;tan kuşkulanıyorum ben. Bereket için beklemek falan. Bakim kulaklara, heh şaşırmamış. Aferin. değil öyle. Toprak işte bildiğin. Uzanıp sere serpe. Gelincik; bildiğim üç tane. Biri duvaklı beyaz, diğeri faregillerden iri. kediler falan korkar bundan. Diğeri bildiğin lale. şurubu falan yapılır. Şurup: Gelincikleri toplarsın bi güzel. Yapraklarını tek tek ayıklarsın. Tohuma yakın yerlerindeki siyahlıkları da ayırdın mı? Cam bir şişe bulmak kaldı geriye. biraz limon tuzu, biraz yaprak, biraz yaprak birazda limon tuzu. Bittimi işlem? Şimdi kapak kapatılıp konuluyor güneşe. Kırmızı renk oturunca şeker katıp içilir de bir güzel. Oh afiyet olsun şimdi size. Limon tuzu; Sitrik asit. )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/-_Fpavy2Ijk" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/10/13/avranyoz-otu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/10/13/avranyoz-otu/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Siyah beyaz</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/Ne-5tOKaB7w/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/09/03/siyah-beyaz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 21:08:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1867</guid>
		<description><![CDATA[Iki mahallesi vardı Tepeköy&#8217;ün ve ortasından geçen bir ucu İstampul&#8217;a, bir ucu İzmir&#8217;e düğümlenen bir cadde ile ikiye ayrılıyordu köy. Yukarı mahalledekiler tarımla, çiftle, çubukla, küçükbaşla, büyükbaşla, yeşilbaşla ve ördekle uğraşırlar, aşağıdakiler denizle, balıkla, kahvecilik ve pazarcılıkla geçinirlerdi. Çarşı ortadaydı, ortaktı ve müşterekti. Gücü yeten aşağı mahalleliler yolun aşağı yukarsına, yukarı mahalleliler de yolun yukarı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/09/on.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/09/on.png" alt="" title="on" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2613" /></a></p>
<p><span title="I" class="cap"><span>I</span></span>ki mahallesi vardı Tepeköy&#8217;ün ve ortasından geçen bir ucu <em>İstampul&#8217;a,</em> bir ucu İzmir&#8217;e düğümlenen bir cadde ile ikiye ayrılıyordu köy. Yukarı mahalledekiler tarımla, çiftle, çubukla, küçükbaşla, büyükbaşla, yeşilbaşla ve ördekle uğraşırlar, aşağıdakiler denizle, balıkla, kahvecilik ve pazarcılıkla geçinirlerdi. </p>
<p>Çarşı ortadaydı, ortaktı ve müşterekti.  Gücü yeten aşağı mahalleliler yolun aşağı yukarsına, yukarı mahalleliler de yolun yukarı yakasına birer dükkan açmışlar, kimi manav önlüğünü, kimi bakkal kıyafetini giymiş, kimisi önüne bir bez bağlayıp kahveciliğe soyunmuşlardı. Kunduracı yukarı mahalledendi. Yukarı mahallede oturupta gönlünü aşağı mahalleye kaptıranların kimisi terziliği, kimisi berberliği seçiyorlardı. </p>
<p>Sizin anlayacağınız, her köy gibi Tepeköy&#8217; de gelişmeye açık, Tepeköy&#8217; de modernleşmeyi bilen, ancak ayakları az biraz dolaşan köylerden biriydi. Zaman ne kadar tuhaftı öyle.</p>
<p>Yelkanat&#8217;ın yapımı günden güne ilerlerken, Afetana&#8217;da kendini toparlamış, koluna giren köyün büyükleri tarafından, aşağı mahallede oturan kızının evindeki şiltesine götülüp bırakılmıştı. Saygıyla çıkılmıştı sonra evin içinden. O geldiği gece aşağı mahallede sokaklarda toplanılmış, çekirdekler çitlenilmiş, ateşler yakılmış, şarkılar söylenmişti. Şenlikti yine.</p>
<p>Yaz güzeldi. Yemyeşildi Tepeköy. Aralara serpiştirilmiş meyveler, kışkırtıcı kırmızılıklarıyla alıyordu gözünü bakanların. Her ağacın altı bayramın yeri, her gölgelik serinliğin hakimiyetindeydi. Serinlikle kutsanmış kuytuluklarda yenilirdi her türlüsü nanelerin. Yeterince ferahlayan ağızlar incirlere, iyice sulanınca Karadutlara, az biraz takati kalıpta  yüreyebilenleri, kirazlara, sulu sulu şeftali bahçelerine kadar gider, bir güzel tadına varabilirdi türlü türlü meyvelerin.<br />
<span id="more-1867"></span><br />
Yaz sakinlikti. Issızlıktı ve güneş iyice tepeye çıktığında, köyün bütün yaşlıları gibi, yeni evli gençleri içinde biraz uyku demekti yaz o öğle vakti. Onca yemişin açılmış ağızları, onca dutun dudaklara bıraktığı aroma, şeftalilerin tüylü kısımlarının gıcıkladığı içler birer birer çekildiğinde, yenigeline bir kaşgöz atılır, kaçılıverirdi gizemli kuytularına sevişmelerin. Yaz çoğulluğu, yaz kaynaşmayı, yaz koklaşmayı ve üremeyi anlatırdı Tepeköy&#8217;ün halkına. Arıları böyleydi Tepeköy&#8217;ün. Kuzuları, inekleri, kuşları, tavukları, kedileri, köpekleri hepsi böyleydi de, onlar da çaresiz kabartırlardı kulaklarını yazın sıcak, sıcak anlattıklarına. </p>
<p>Hem çiçekleri bile böcekleriyle eğlenirken doğa ananın, bundan kime neydi ki?</p>
<p>Yine bir yaz akşamıydı ve o gece baba elinde bir radyoyla dönmüştü gece kahvesinden. Şarap vurmuştu başına ve elbette ceplerine fındıklar bile kaçmıştı biraz. Çakır değildi ama oldukça keyifliydi. Büyükler koşup koluna girdiler babanın, çocuk radyoyu yakaladı yere düşerken. Yepyeni radyonun camı her nasılsa çatlamıştı.<br />
Yine de şarkılar çalabiliyordu azimli ve şıngırdak.<br />
- Bu ne adam, diye çıkıştı anne.<br />
- Pikap, diye atıldı Almanya görmüş hala.<br />
Pilleri bitene kadarda kapanmadı sesi sonra bi&#8217;çarenin. Evin yetişkinleri, ertesi güne yetiştirdiler dantel işlemeli bir örtüyü tığ ile oyalayıp. Tozlanmasın diye de çabucak yerleştirdiler üstüne. Baş köşe denen bir yer vardı evin kuytusunda. Oraya götürüp oturtturuldu radyo. Sesi açıldı, açıldı içler.<br />
Neşeliydi artık ev. Bir yandan işleri görülüyordu şarkılar söylenerek, öte yandan misafirler ağırlanıyordu ajans saatlerinde yer şiltelerine kurultulup.<br />
Bir zaman sonra yemeklerin düzeni de radyo programlarına göre değiştiriliverdi usulca. </p>
<p>Fakat neşe dediğin şeyin ömrü pek kısacıktı ve boyu kadar sürüyordu hep. Öyle yaşandı yine.</p>
<p>Radyo keyifti, radyo iletişimdi, yerine göre radyo mutluluktu da. Ama  huzursuzluk ve uğursuzluğu da getirebiliyordu radyo ister istemez. </p>
<p>Çok geçmeden evdeki büyükler ve küçükler arasında tartışmalar iyice ayyuka çıktığında, Afetana sadece ajans saatlerinde radyonun açılmasına izin vereceğini söyleyerek, ellerini koyuverdi duruma.</p>
<p>Ve bu ilk müdahale haberi de değildi radyonun getirdiği. Açık olduğu saatlerde sıkça seslendirilen &#8220;bir gece ansızın gelebilirim&#8221; şarkısı çok geçmeden kendini gerçek hale bürümüş, evlerin perdelerini sıkı sıkıya kapattırmış, gaz lambalarını kıstırmış, bütün köyü kısık sesle ve imla hatasız konuşmaya ikna etmişti. </p>
<p>Radyo &#8220;Kıbrıs&#8221; demiş cızırdamıştı bir gece yarısı bülteninde. Evin içinde kısa dalganın viuv&#8217;ları dolaşırken . &#8220;Ada&#8217;daki türklerin varlığının ve yaşamlarının tehlikeye girdiğini belirten Makarios&#8230; ciyuvvv,viuuvvv&#8230;&#8221; herkes nefesini tutmuş, çocuklar avluda bulunan tuvaletlere gönderilmişti telaş içinde. &#8220;Ada&#8217;da sıkıyönetim ilan edildi. Başbakan Bülent Ecevit.. ciyuv, viuvv.. Cumhurbaşkanımız sayın Fahri Korutürk başkanlığında toplanacak olan yüce meclisimiz&#8230; ciyuv, viuvv&#8230;&#8221;  parazitti sonrası. Bir şeyler oluyordu.</p>
<p>Ertesi gün akşamüstü, köyün içinde farları koyu renk yağlı kağıtlarla kapatılmış araçlar konvoy halinde belirdiğinde çarşı kabarmış, çarşı dalgalanmıştı telaş içinde. &#8220;darbe olsa geceden yaparlardı da sabaha çıkılmazdı evlerden, bu saatte bu kadar asker&#8230; &#8221; Demek durum değişikti. Anlaşılmazdı. Elbette. Biraz&#8230;</p>
<p>Cemselerin ne kadar çok asker alabildiğini gören köylü şaşkındı. İki tekerlekli bir topun üzerine çıkmış bir subay, elindeki boruya bağırıyor, borudan geçen ses bir kaç kat şiddetlenip, aşağı mahalleye doğru dalgalanıyordu.<br />
- Evlerinizin perdelerinden ışık sızmayacak! Radyolar, pikaplar çalınmayacak! Yüksek sesle konuşan görülürse tutuklanacak! Bağlarda ve bahçelerde ateşler yakılmayacak! Denize veya yakınlarına inen olursa sorgusuz sualsiz götürülecek! Işıklar kısılacak, ışıklar kısılacakkk!&#8230;</p>
<p>Bütün -cek ve bütün -cakların arkasına sığınarak çarşıya toplanmış kalabalığın çoğunluğu homurdanıyor, bazısı alkış bile tutuyordu az biraz kıpırdanıp.<br />
- Benim oğlum askerde, diyordu üzgün olanlardan biri.<br />
- Üzülme, diye teskin ediyordu onu yanındaki. Seferberlik ilan ederler, biz de gideriz. Kavuşursunuz cephede.<br />
Bir başkası ise;<br />
- Ayşe okula gitsin demişler diplomatlar.<br />
- Yazdırdık ya len, bilip bilmeden konuşmayın. Okuyor kız. Üçüncüye geçti bu sene. Laf yapma burda bilip bilmeden!</p>
<p>Savaş dediğin değiştirmekti biraz. Ve savaş değiştirmekte gecikmiyordu Tepeköy&#8217;ün uyumlu renklerini. Aniden siyaha, aniden beyaza bürünüyordu artık Tepeköy. Gökler, bulutlar, kuşlar bile uyum sağlıyorlardı bu duruma aldanıp. Kırlangıçların göçtüğü yerlere kargalar yerleşiyordu mesela  ve istemeyerek. </p>
<p>Filhakika;</p>
<p>Rengini yitirmiş bir canlılık gelip kuşatıyordu köyün küçük çarşısını, evlerini ve dahi bahçelerini. Sokaklara birikenler, kapı önlerine, taşlara, çeşme başlarına toplaşanlar yine kadınları oluyordu ister istemez, tekile kesilmişleri köyün. Tek konu konuşuluyordu her toplulukta. Her nedense yankılanan gri oluyordu dinleyen kulaklarda. </p>
<p>Kalındı gri. Sisti. Üniformaydı. Kırmızıya kestiği bile oluyordu arada. Kanı andırıyordu dönüşüp sonra. Belirsizlikti öte yandan gri. Karanlığı doldurmuştu içine, aydınlığı soğurmuştu biraz ve belki umudu da çekip alıyordu usulca köyün yüreğinden. İnsanlar artık tuhaf bakıyorlardı birbirilerine. Utanmıyordu gri. Dostu dosta kırdırıyordu bilerek isteyerek. Şüpheli gözleri vardı insanların. Orada saklanıyordu işte insanlığın o rengi. </p>
<p>O günden sonra doğru düzgün iş tutulamaz oldu Tepeköy&#8217;de. Köy halkı gündüz uyuyor gece radyoların bulunduğu evlere birikip, ajansları dinliyor, her habere yorumlar yaparak mehmetçiği övüyor, Yunan askerine ve tehdişçisine lanetler okumaktan da geri durmuyorlardı. Oğlu askerde olan analar gün boyu çeşme başlarında birikip söyleşiyor, güneyden gelen en ufak bir haber kırıntısını bile, bire bin katarak çoğaltıp yayıyorlardı köyün içlerine taşırarak.<br />
- Bizim Tali&#8217;yi Beşparmak dağlarına vermişler, kızzz. Gavurun üzerine yürüyorlarmış.<br />
- Cayit&#8217;in alayı Magosa&#8217;ya yürüyormuş. Kahraman çocuklarımız. Vurun yavrularım. Urun yiğitlerim. Kurban olsun size analarınız. Feda olsun herşey size, bu canlar, canlarımız, fidanlarımız.<br />
- Gemilerimizden birini vurmuş ya kız, kahpe Yunan. Duydun mu?<br />
- Tüh tüh tüh. Öyle diyorlar sahi. Gitti insancıklar.<br />
Çeşme başındaki evlerin birindeki açık pencerede konuşmaları dinleyen genç kızlardan biri, radyosunun sesini biraz açarak; &#8220;hey gidi yunanı yunanı, bellediler mi ananı&#8221; şarkısının müstehcen sözleriyle birlikte katılıyordu ister istemez konuşulanlara<br />
- Talih&#8217;i Beşparmak dağlarına mı vermişler Melahat abla, kız doğru mu bu, Yanlış duymayasın?<br />
- Doğru kız Teslime, anasından sordum öğrendim valla. Yiğittir bizim Tali, pek yakışır o dağlara, yaraşır.<br />
Sonra yeni evli kadınlar kıkırdıyorlar birbirlerine bakıp. Kız yeniden içerisine çekiliyor penceresinden evin. Çok geçmeden radyonun sesi kısılıp boğuluyordu, pencereler kapandıktan sonra.</p>
<p>Savaş ve cepheden gelen haberler uzadıkça çocuk iyice sıkılıyor, tamiri süren yelkanat&#8217;çığını özlüyor, arada bir de kaçıp gidiyordu teknesinin başına. Böyle günlerde baba tarafından azarlanmaktan kaçamıyor, yeniden çekiliyordu evdeki köşesine. Neden sonra kendisini, herkes gibi radyoyu, herkes gibi şarkıları, herkes gibi türküleri, Yunanistan&#8217;ı, Helenliği, enosis&#8217;i, mukavemet birliğini, kahraman Türk çocuğu Fuat&#8217;ın öyküsünü dinlerken buluyordu silkindiğinde. </p>
<p>Savaş kıyımla, katliamla, tehdişle, mukavemetle ve daha anlamını bilmediği bir sürü sözcükle  aklını meşgul ediyor, bütün bu hareketlenmenin  nedenleri ve anlamları üzerine kafasını yoruyor, uzandığı divandan perdelere bakıyordu dalıp dalıp. Perdeler uzaklaşmaya başladıkça gözleri kapanıyor, ama hemencecik teslim etmiyordu ya kendisini uykuya. Mehmetçik direniyordu işte, o da direnmeye çalışıyordu yoklayan uykusuna. Perdeler yakınlaştıkça, gözkapakları açılıyordu sonra iyice. </p>
<p>Zaman ilerledikçe radyodan akan çatışma haberlerinin kesildiğini farkediyor. Tanıdığı, bildiği ve çok sevdiği bir şarkıyı dinlerken avunduğunu;  </p>
<p><em>saçları mavi çocuk uyanır belki<br />
düşlerin arasından uzanır belki,<br />
çok uzun zamandır ihtiyacım yok,<br />
uyanırsa ben ona sarılırım ki.<br />
</em><br />
Radyonun cızırtılı sesi gittikçe boğulurken, mısır püsküllerine baktığını hatırladı, bir ata binişini heyecanla. Kıpırdandı. Karaltılar birikti önce önünde. Çekindi karanlıktan. Rahatlayınca da olacağa hazırladı kendisini. Göz kapaklarının içine kurulan bir sahneyi seyrederken yakalandı hazırlıksız. Bir tavşana rastladı sonra. Hayretler ediyordu gökkuşağına tavşan. Takla atıyordu olduğu yerde zıplayarak defalarca. Şimdi kediye benzetiyordu çocuk onu. Sahibine doğru koşuyordu beyaz. Ve beyazlar içindeki kız belirginleşiyordu sislerden çıkıp. Kızı anımsıyordu çocuk. Ona dokunuşunu, ona sarılışını sıkı sıkıya. Ona veda edişini, hiç istemeden. İçinde Yelkanat&#8217;a atlayıp gitme arzusu tutuştu biren. Gözkapakları izin verecek güçlü değildi o an. Dudakları titriyor, tam konuşacakken susuyordu istemeden. &#8216;Adımı söylememelisin&#8217; diye, fısıldıyordu kız usulca kulağına. Yastığına sarılıp kalıyor öyle. Ellerini bacaklarının arasında koyuyor. Özlem dolu rüyalara kapılıp şimdi.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a></p>
<p><em>Sıradaki: karanlıktaki sevda.</em></p>
<p>İpuçları : ( İstampul; dile vurulan şehir, sonra zarfın üstüne, şimdilerde göç yolları, kalabalık, rezaletin daniskası bi yerde. Daniska; tıpkı, aynı, patiska var o değil o. Takat; bir nevi he-man. gölgelerin gücü adına, huh. Zaman; değişken. Radyo; geç dalganı sen. kütle etkileşim aracı, etkileşim diyorum dikkat, kütle diyorum. Kısadalga; Short wave, nesini anlamadın, denize girilmeyeninden çekilecek ayağa, hissesi bu kıssanın. İncir; yemiş, tam zamanı ve kırmızı. Şıngırdak; oynak, neşeli, coşkulu, gösterişli, janjan&#8217;lı olanın nitenlemesi. Şilte; Oturmaya verilen ödül, popo yaygısı. Ayyuka çıkmak; ortalığa dökülmek, dillenmek konuşkan olmak, ilerisi yuh artık. İmla hatası; bu öykünün yazarının sıkça yediği nane. Makarios; O zamanlar Yunanistan&#8217;da üretilen bir tür makarna, lider falan oluyor sonra bu düdükler, bassanda basmasanda ötüyorlar çaresiz, zurnaya döndü sonradan, üf&#8217;lendiğinde, ya ya. Darbe; Her on yılda bir, açık alın, türkiye, hiç şaşmaz, şaşırmıyorda, şaşırttırıyor yalnız, felek bir yerde, şu kahpe olan.  Pikap; Pick up, Pin up&#8217;lar vardı  ve çok güzeldi onlar duvarlara falan kızlar hep asılırdı, uzun çalarlı kamyonetleri düşün hele. Cemse; Bmc&#8217;yi getirdiler sonra. Eldeki boru; megafon, büyük büyük. Filhakika; hakikaten de fil çıkıyor arada, dolaylamadır mı desem, uzadı biraz. Bakkalın kıyafeti; lopitöp. Bitti.)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/Ne-5tOKaB7w" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/09/03/siyah-beyaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/09/03/siyah-beyaz/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Eldeki hüner</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/miIXUl5CABE/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/30/eldeki-huner/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2010 22:02:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1749</guid>
		<description><![CDATA[Önce kuma çizdiler taslaklarını. Rüzgar esip kumları bir güzel savurunca ertesi gün tomar tomar kağıt ve bir kalem getirdi Ramço. Bir metal pergel bir tane de oldukça büyük ve yıpranmış gönye. Gönyenin ucu kırık. Biçilmiş kalasların üzerine yaydıkları kağıtlara ölçerek resmettiler Yelkanat&#8217;ı. Karinası düz bir tekneydi çizdikleri. Eksik tahtalarının yerlerini doldurdular kalemle karalayıp. Karalamalar bittiğinde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/dokuz.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/dokuz.png" alt="" title="dokuz" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2609" /></a><br />
Önce kuma çizdiler taslaklarını. Rüzgar esip kumları bir güzel savurunca ertesi gün tomar tomar kağıt ve bir kalem getirdi Ramço. Bir metal pergel bir tane de oldukça büyük ve yıpranmış gönye. Gönyenin ucu kırık. </p>
<p class="first-child "><span title="B" class="cap"><span>B</span></span>içilmiş kalasların üzerine yaydıkları kağıtlara ölçerek resmettiler Yelkanat&#8217;ı. Karinası düz bir tekneydi çizdikleri. Eksik tahtalarının yerlerini doldurdular kalemle karalayıp. Karalamalar bittiğinde, hararetle değişiklikleri konuşmaya başladılar. Arada bir tartışmaya ara verip salmanın veya direğin, olmadı ıstralyanın yerini işaretliyorlar, yeniden ölçü almak, yapılan eklemeleri gözden geçirmek için etrafında dolanıyorlardı teknenin. </p>
<p>Uğraşlar verilirken çocuk ölçü ipinin bir ucunu tutuyor, işaret ettikleri yere gidip bastırıveriyordu ipe dolanmış parmağını. Böylelikle teknenin ana yapısı ortaya çıkmış, direğinin yeri çarmıhlarının bağlantıları ile birbirine  hizalanmış, belki minik bir kamaraya bile yer kalmış olabilirdi teknenin gövdesinde.</p>
<p>Ölçme işi sonlandığında önüne yeni bir kağıt çekip karmaşık hesaplara girişti  Ramço. Bir hesap bittiğinde taslakta bodoslamaları ve güverteleri beliriyor, diğeri sona erdiğinde bordaları, küpeşteleri biçimleniyordu yerli yerlerinde. Canlanıp ete, canlanıp kemiğe bürünüyordu kağıt üzerindeki köhnemiş ve yorgun tekne. Ramço olmuş zemberek, Ramço boşanmış gibiydi yaylarından. Bir kaşı havada düşünüyor, eliyle aktarıyordu düşündüğünü kağıtlara çabuklukla.<br />
<span id="more-1749"></span><br />
Bütün bu işleri  bitirdikten sonra bir el işaretiyle toplayıverdi çalışanları etrafına Ramço. Bambaşka görünüyordu şimdi Yelkanatçık kağitların üzerinde. Bir tek denizi eksikti planlarının. Kağıdı soksan suya sanırdın ki yüzecek. Öyleydi işte.</p>
<p>Bu muydu yapmaya çalıştıkları, böyle mi olacaktı bundan sonra Yelkanat? Çocuk, tutmasan zıplayacaktı ya yerinden. Sevinç dilden geçip dudaklara yürüyor ses olup taşıyordu şimdi.<br />
- Şahükülâdeee.</p>
<p>Biten kısımları gözden geçirdikten sonra baba, yağmurcu, boyacıselahattin ve Ramço bir şişe şarabı açarak tartışmaya koyuldular. İkinci şişe açıldığında yapılacak bütün masrafların bir biçimde üstesinden gelinmiş, güze doğru teknenin suya yatırılması kararlaştırılmıştı bile çoktan.</p>
<p>Artık çocuk günlerini Yelkanat&#8217;ın başında geçiriyor, uslu bir çırak olmuş istenen malzemeleri taşıyor, kesme biçme işlerine yardımcı da oluyordu, bir ucundan tutarak. Ahşabı işlemiyordu Ramço. Onu dinliyor,  konuşuyordu da onunla, nasıl biçim alacağına birlikte karar veriyorlardı sanki. &#8220;Öğren&#8221; diyordu çocuğa. Avcuna rendeyi tutuşturup;<br />
&#8220;Hüner,&#8221; diye ekliyor Ramço ellerinden tutarak sonra çocuğun. &#8220;Dokununca hissettiklerine, içinden geldiği gibi yanıtlar üretmektir. Böyle böyle anlamaya çalışırsın neyi nasıl yapman gerektiğini. Samimi olursa için, vereceğin cevaplar arı olur durulur. Yaptığın işe çekinmeden ve ustalıkla cevap verirsin. Acele etmeden ama. Acele etmek büyük bir oburlukla tuketmektir zamanı. Çok da düşmanı vardır yaşanan anın. Onlardan sakın olma. Hiç gereği yoktur çocuk, hiç gereği yoktur telaş etmenin. Sabırla, böyle böyle yontarsın.  Ha gayret yapıyorsun vre çocuk, öğreniyorsun işte. Ama daha yumuşak olsun ellerin. Bak şöyle.&#8221; Gösteriyor. &#8220;Cansız değil o ahşap bre çocuk. Dokunarak dinlemen gerek ne anlatıyorsa sana. Aç kulaklarını  a çocuk. Şarkı bile söyler ağaçlar onlara dokunana. Duyuyor musun?. Anlatır nasıl biçimlenmek istediğini iyi dinlersen, ona göre uzlaşırsınız artık bir yontuda. Çıkar ellerini şimdi aklından, bırakıver döneduranı içinden, bırakıver aksın, aksın, aksın.&#8221;</p>
<p>Yağmurcu ve baba gülüşüyorlar bu öğretiye.<br />
- Boyarken de, diyor &#8220;anadın mı&#8221;, Selahattin, &#8220;aynısını hissetmen lazım. Başka türlü ustası olamazsın yaptığın işin.&#8221;<br />
Baba ve Yağmurcu tutamıyor, koyveriyorlar kahkahalarını bu sefer.<br />
- Ulen Selahattin, diyor Yağmurcu. &#8220;sen de usta kesildin ya başımıza!&#8221;</p>
<p>İşlenmesi biten parçayı dikkatlice yerleştiriyorlar Yelkanat&#8217;ın gövdesine, elbirliği ederek. Geçip karşısına iyice bakıyorlar. Ramço metresini alıyor eline sonra. Titizlikle ölçüp işaretliyor parçayı. Her parçada aynı titizlik,aynı özen. Ağırlaşacağına hızlanıyor iş. Aferin çekiyorlar çocuğa yaralanmış ellerini sararken. </p>
<p>On beş gün geçiyor veya geçmiyor, canlanıyor Yelkanat. Gürgen ağacından yapılmış baş üstü, güçlü bir atın göğsüne benziyor şimdi. Ön bodoslamaya kadar ilerleyen küpeştesi şahlanan atın rüzgardaki yelesine. Biçimli gövdesi dörtnala koşmaya hazır bir kısrak gibi şimdi. Güneş vurunca öyle bir güzel. Çalışanları ter içinde. Denize girip yıkanıyorlar arada. Kaldıkları yerden işe koyuluyorlar sonra çabucak. </p>
<p>Gün batımı yaz olduğundan aksıyor biraz. Topal topal iniyor tepelerden gölgesi. Aksaklık büyüyünce löküslerini yakıyor ekip. Parlıyor kumsal. Yelkanat ışıldıyor yepyeni gövdesiyle. Ay dolduğunda daha da güzelleşiyor iş. Canlanıyor sahil. Derme çatma iskelelere çekiliyor sandallar. Balıkçılar birer ikişer avlarına gidiyorlar. Pullu balık kaldıranlari bırakma yerlerine uğurluyorlar rastgeleler dileyip. Sonra pruvalarını voliye doğrultanları, ay karanlığı varsa eğer, sardalyaya açılan löküs kayıklarını elleriyle okşayarak&#8230;</p>
<p>Sabaha karşı en bereketlisi yanaşıyor sahile sardalyaya gidenlerin. &#8220;Izgaraya ne oluyor ki&#8221;, diyor Selahattin &#8220;anadın mı?&#8221; Bir kepçe dolusu lezzeti bir kenarda yanık yanık oturan tenekenin üzerine yerleştiriyorlar neşe içinde. Ateşler kabarıyor sardalyayı görünce. Pişiveriyor balık, sabah suyuna kanıp.</p>
<p>Bir somun ev ekmeğini eşitçe üleştirip yumuluyorlar sardalyaya, günler geçiyor.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a></p>
<p><center><br />
Eldeki hüner, sayın E.Çelebi tarafından seslendirilmiştir. İyi dinlenceler.</p>
<p><object height="28" width="335"><param value="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEzNjc3NDMzO3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTM2Nzc0MzMtOGE5IjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjk0MDcxNzI0O30=&#038;autoplay=default" name="movie"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed wmode="transparent" height="28" width="335" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" src="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEzNjc3NDMzO3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTM2Nzc0MzMtOGE5IjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjk0MDcxNzI0O30=&#038;autoplay=default"></embed></object><br />
</center></p>
<p>ip ucu: (Salma;Yelkenli teknelerin tut ki devrilmesini, bir tür hacıyatmaz. Pergel ve Gönye; pergel ve gönye bildiğin, öyle varsayıyorum seni ben. Borda; yanlarını boyarsan belki de bordo, ha ne dersin. Bodoslama; bir eylemin içine kafadan girmek, baş koymak karşı koymak gibidir denizlerde, anarşik ve sağlam yapı, aferin. Güverte; bordaların üst kısmı, güvercin şeysi karmaşıklığı. Küpeşte; güverte uzantısı, kolaylığın büyükçesi. Voli; Ülkemizde sıkça vurulan. Farş: Gelecek hikayede belki, dinlen sen biraz. )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/miIXUl5CABE" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/30/eldeki-huner/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/30/eldeki-huner/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Bir küçücük fıçıcık.</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/pzP8OIrsZgA/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/28/bir-kucucuk-ficicik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Aug 2010 11:28:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1688</guid>
		<description><![CDATA[Basmalı kadınları Tepeköy&#8217;ün. Daha az modernleri pürgülü hala. Yaz gelmiş. Yazadurmuş kendini ovalara. Ekinler boy atmış selvilere özenerek. İğdeler salkım, söğütler su kenarları. Yer yer sarı tarlalar, fidanlıklar hep yeşil. Bir eğilip bir doğruluyorlar çapaya uzananlar. Pamuklar beyaz beyaz. Her bostanın köküne de su yürümüş. Biraz aşağıdan, çam ağaçlarının bittiği yerden poyrazın hışırtısı yayılıyor. Deniz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/sekiz.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/sekiz.png" alt="" title="sekiz" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2607" /></a><br />
<span title="B" class="cap"><span>B</span></span>asmalı kadınları Tepeköy&#8217;ün. Daha az modernleri pürgülü hala. Yaz gelmiş. Yazadurmuş kendini ovalara. Ekinler boy atmış selvilere özenerek. İğdeler salkım,  söğütler su kenarları. Yer yer sarı tarlalar, fidanlıklar hep yeşil. Bir eğilip bir doğruluyorlar çapaya uzananlar. Pamuklar beyaz beyaz. Her bostanın köküne de su yürümüş. </p>
<p>Biraz aşağıdan, çam ağaçlarının bittiği yerden poyrazın hışırtısı yayılıyor. Deniz kabarmış. Recep elinden tutuyor arkadaşının. Yürüyorlar tepeden inip. Dar patikalar öyle böyle değil.  Kimisi dik mi dik, kimisi köstek olup dolanıyor ayağa. Hiç susmuyor ama Recep. Anlatıyor; Annesi Sakine&#8217; de hastalanmış bir ara. Doktoru çağırmışlar gelmemiş evlerine. Sonra eşeğin sırtında onca yol çekilmemiş. &#8220;Ölürüm daha iyi&#8221; demiş Sakine hanım. Taksi tutmuşlar borca girip. İyileşivermiş birden kadın, masraflar kabarınca.</p>
<p>Koca koca kalaslar. hepsi bir sıra halinde yığılmışlar Yelkanat&#8217;ın etrafına. Güneşe sere serpe uzanmış, kuruyorlar. Bir yanına iskele kurulmuş da teknenin.<br />
El hızarları, testereler, rendeler, türlü türlü kazıma bıçakları, ıskarpelalar. Yaklaşıyorlar, şaşkın. Bakıyorlar çalışan da var başında.<span id="more-1688"></span><br />
Görünce gülümsüyor Boyacıselahattin bunları. Ramço&#8217;nun eşyaları kenarda.<br />
- Geçmiş olsun çocuk, fena korkuttun bizi. Nasılsın, anadın mı?<br />
- İyiyim şimdi. Nedir ki bunlar? Koca koca kalasları, tomrukları gösteriyor eliyle. Dönüyor selahattin. Yürüyor ağaçlara. Ellerini koyuyor ve okşuyor şimdi onları. Pek sevinmiş belli hallerinden.<br />
- Bir küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk, anadın mı, bilin bakalım.?<br />
- Tahtaa, diye atılıyor Recep.<br />
- Tahta bunlar biçilince oluyor Recep. diyerek düzeltiyor Selahattin. &#8220;Anadın mı, hani sen söylemiştin de biz söylediğin yere gidip bulmuştuk ya çocuğu, oradan geldi bunlar. Başlıyor anlatmaya anadın mı başına geliyor artık anlatılanın;<br />
Çocuğu revire kaldırdıktan bir gün sonra Ramço sahile inmiş. &#8220;Öyledir o anadın  mı&#8221; diye de ekliyor selahattin &#8220;bilirsiniz&#8221;. &#8220;Neyin peşindeydin a çocuk&#8221; diyormuş bir yandan kısarak gözlerini. Gezmiş  bütün kıyıyı at gibi dolanarak.  Söylene söylene ışıldağın oralara falan gelmiş. Sonra görmüş denizde bir batıp çıkan bu lata&#8217;ları.<br />
- Lata&#8217; mı ? diyor Recep.<br />
- Lata tabii ya, anadın mı. Öyle diyorlar bunlara. Kimi kestane bu ağaçların, kimisi gürgen hem de. Tam Yelkanat&#8217;lık. Anadın mı, biçilince.<br />
- Kestane, gürgen, palamut, diye eğleniyor çocuk coşa kapılıp. Bunlar mıymış benim düştüğüm peşlerine?</p>
<p>Kahkahalar atıyorlar hep birden. Devam ediyor anlatmaya Selahattin; Boca edip üstündekileri, denize atlamış Ramço sonra. Hırsla ve öfkeyle kaldırmış koca koca tomrukları, keresteleri. &#8220;Bir şey var bunlarda diyormuş bağırarak. &#8220;Bir çırpıda savurup atıyormuş kıyıya, kaptığını. Bütün gün uğraşmaktan morarmış yüzü. Elleri de morarmış. Gece olunca bir ateş yakıp oturmuş başına. Konuşmuyormuş, anlatıyor çobanlar. Dürtmüşler bunu yaklaşıp da yanına. Kıpırdamamış. Öyle bakıyormuş dalgın dalgın, aya mehtaba. Derin derin iç çekerek. Köye haber verilmiş sonra. Alişah kapmış traktörünü, doluşmuşlar ahbap çavuşlar yine. Vın.</p>
<p>Dört kişi bir keresteyi, dört kişi bir tomruğu veya keresteyi söküp alamıyormuş ki düştüğü yerden. İpler, urganlar çıkartılmış yerinden. Kimini  traktörün arkasına bağlayıp, çeke çeke götürmüşler köydeki marangoza, bir kaçını buraya sürüklemelerini işaret etmiş Ramço ellerinin tersiyle. Teknelerin arkasına katıp getirmiş balıkçılar. güneşe karşı istiflemişler de bir güzel heyamolalar eşliğinde. Neden sonra Yelkanat&#8217;ın önüne geldiğinde dillenmiş Ramço. Baştan anlaşılmaz sözler dökülmüş dudaklarından. Bir şeyler gevelemiş yarımağız. Sonra baba&#8217;yı kenara çekip, &#8220;Bir iş var bunda arkadaşım&#8221; demiş çakmak olmuş gözleriyle. &#8220;Bu iş, bildiğimiz işlere pek benzemiyor. Yıldırımlar düşüyor, sarı sarı saçlar buluyoruz çocuğun avucunda, bir tomar. Sonra bu tomruklar çıkageliyor denizden. Ben anladıysam arap olayım. Yok sen anladıysan söyle bana. Söyle ki ben de anlayayım. Veya hiç ikiletme, gel bu ağaçlardan  biçelim biz Yelkanat&#8217;a. Bir iş var bunda diyorum, belki keramet. Biliyorum ki söylüyorum sana bunları. Hiç gelir mi biz gibi insanların, böyle şeyler başına.?&#8221;</p>
<p>Ertesi gün bütün marangoz aletlerini, edavatını, aracını ve gereçlerini kapıp gelmiş. &#8220;O günden beri de her gün burada. Anadın mı. İşliyor, çalışıyor Yelkanat&#8217;ın başında. Soluk almıyor ki, anadın mı. Olan bize oluyor. Yetişmekten, telaştan. Anadın mı?&#8221;. Ellerini götürüyor başına, hatır hutur kaşıyor.</p>
<p>Sonra bakıyor çocuk eğilip Yelkanat&#8217;ın içine, yepyeni omurgalar dizilmiş, traşlanmış tertemiz tahtaların yerleştirildiği karinası ışıl ışıl Yelkanat&#8217;ın. Taze ahşap kokusu, yongalardan taç yapmışta yüreğine. Sevinç martı olup uçuyor artık. Buluşacak gibi oluyor denizlerle.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a><br />
İp ucu; (Pürgü; Yüksek basınçlı göç dalgasıyla balkanlardan kopup gelen siyah başlıklı kadın giysisi, çene altı bağlamalı. Çok konuşmuyorlarda halbuki. Neden öyle?)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/pzP8OIrsZgA" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/28/bir-kucucuk-ficicik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/28/bir-kucucuk-ficicik/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Revir.</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/oORnT5J67aM/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/23/revir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 07:31:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1589</guid>
		<description><![CDATA[Ilk gün Recep, bir kucak dolusu keçi boynuzu ile çıkageliyor. Oturuyor nöbetçi erin karşısındaki taşa, bekliyor. - Ne bekliyorsun evlat, diye soruyor rütbelilerden biri. - Uyandı mı? - Uyuyor hala. Çok yorulmuş arkadaşın. Merak etme, en iyi doktorlarımız var yanında. İyi olacak, bekleme buralarda. - Belki bunlardan ister. Uzatıyor bir avuç, kalanını askerin ayakları dibine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/yedi.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-2605" title="yedi" src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/yedi.png" alt="" width="100" height="50" /></a><br />
<span title="I" class="cap"><span>I</span></span>lk gün Recep, bir kucak dolusu keçi boynuzu ile çıkageliyor. Oturuyor nöbetçi erin karşısındaki  taşa, bekliyor.</p>
<p>- Ne bekliyorsun evlat, diye soruyor rütbelilerden biri.<br />
- Uyandı mı?<br />
- Uyuyor hala. Çok yorulmuş arkadaşın. Merak etme, en iyi doktorlarımız var yanında. İyi olacak, bekleme buralarda.<br />
- Belki bunlardan ister. Uzatıyor bir avuç, kalanını askerin ayakları dibine bırakıyor. Geceye kadar bir evin kuytusuna çekilip ağlamaklı gözlerle kapıyı gözetliyor .</p>
<p>Öyle güçlü doktorları vardı ki askeriyenin, ölüme &#8216;dur!&#8217; deyip hizaya sokuyorlar, çekip alıyorlar hasta olanı elinden.</p>
<p>Bir dolup bir boşalıyor Revir&#8217;in önü. Muhtar, köyün ileri gelenleri dünya yansa kahvesini terketmeyecek tiryakiler, sanki seferberlik ilan edilmiş gibi, akın akın koşuşturuyorlar askeri garnizona.</p>
<p>Afetana can havliyle çıkınını, tütün tabakasanı kapıyor önce. Bastonuna dayanarak yukarı mahalleye bir çırpıda çıkıyor. Yıllardır uğrayamadığı yalnızlıkla tozlanmış evinin kapısını açıyor. Tutamıyor kendini yığılıyor eşiğe. Bunca yıl kimseye minnet etmemiş kocakadın, ilk kez o zaman tanrıdan bir şey istiyor yerlere kapanarak.  Neden sonra teyzeler, enişteler,  koca koca amcalar gelip yatağa taşıyorlar Afetana&#8217;yı.<br />
<span id="more-1589"></span><br />
Recep ertesi gün, birkaç şeftali, bir torba dolusu can eriğini kaptığı anda revirin önünde buluveriyor kendisini. Aynı taş. Hiç değişmemiş. Çönüyor yine. Saatler saatleri uğurluyor çabucak. Güneş yakıyor, sessizlik kavuruyor bedenini. Azminden fedakarlık edemiyor bir türlü. Benzer güne başlıyorlar bir daha. Nöbetçi aynı yine.</p>
<p>Bu sefer aşağı mahalle sökün ediyor yerinden. Revirin önünde alıyorlar soluğu. Traktörler kırmızı, hepsinin gözleri de. Kulaktan kulağa yayılıyor haberi. Yıldırım bilinmeyen olduğundan, kimisi &#8220;cin çarpmış&#8221; diyor &#8220;çocuğa&#8221;. En deneyimlileri kurşun suyunu, kül tepsisini kapıp yetiştiriyor. O zamanlar da batıla inanmayan asker, geçit vermiyor buna. Muhtara çıkışmakla yetiniyor o kadar. Onlar da nizamiye kapısında yardım ediyorlar nöbetçi erlerine.</p>
<p>Tam on gün sürüyor bu düzen. Ta komşu köylerden gelen oluyor. Ziyareti biten Afetana&#8217;nın evine de uğruyor. Bakımsız ev, virane, yıkıldı yıkılacak. Bahçe duvarlarını zorluyor kalabalık. Çiçekler eziliyor falan.</p>
<p>On gün boyunca Recep her gün yeni bir tılsımı deniyor. Abartıp işi karpuza kadar getirip tam orada bırakıyor, askerler bayram ediyor köyün  meyveleriyle, derken;</p>
<p>Öğleye doğru kalabalık aniden titreşiyor. Haykırarak, &#8220;Çocuk uyanmış&#8221;, diyorlar &#8220;ölümcül uykusundan&#8221;. Önce Recebin kulakları yanıyor. Ardından yangını söndürüyor gözleri. Köşede kalakalıyor bir süre. Sonra bir kuytu bulup kıvrılarak. ..<br />
Onca günün yorgunluğu, gölge serin olunca, bırakıyor kendini rüyalara.</p>
<p>Haber, aceleyle taşınıyor sokak sokak. Önce Afetananın evinde duraklıyor. Herkes  nefes almayı akıl ediyor birden. Hızla aşağıya akıyor şimdi haber. Caminin önüne gelip minareye çıkıyor. İmam, dönen merdivenleri tırmanırken düşüyor. Haber aldırmıyor buna, kanatlanıp uçuyor. Ağaçların tepelerinden aşıp, kavakların, zerdalilerin, bademgillerin evin oradan, eriklerin ve aşılı zeytinlerin dallarından koparak&#8230;<br />
Hızla devam ediyor uçuşuna. Aşağı mahalleyi geçip köyün altına, oradan Rahim&#8217;in tarlasını geçerek, sola dönüyor.<br />
Çakaltepe çınlıyor uğultuyla.<br />
<center><br />
Revir, sayın E.Çelebi tarafından seslendirilmiştir. İyi dinlenceler.</p>
<p><object height="28" width="335"><param value="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEzNjc3NTk3O3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTM2Nzc1OTctM2JjIjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjk0MDcxMDk4O30=&#038;autoplay=default" name="movie"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed wmode="transparent" height="28" width="335" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" src="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEzNjc3NTk3O3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTM2Nzc1OTctM2JjIjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjk0MDcxMDk4O30=&#038;autoplay=default"></embed></object><br />
</center></p>
<p><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-2643" title="bos_gri" src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" width="35" height="37" /></a><br />
İp ucu; (Revir; Sağlık ocağı yok o zamanlar, idare lambaları var. Kurşun suyu; baştan aşağı dualar eşliğinde dökülen, ritüel aracı. Kül tepsisi; Kurşun suyunun dişi tarafı, kül kedisini hatırlatıyor bana, ocağın önünde oturuyorsun falan. Nizamiye; Düzenin başladığı, aklın sona erdiği geçit. : -)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/oORnT5J67aM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/23/revir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/23/revir/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Beygir-i derya</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/O2OAWCIyfJA/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/23/beygir-i-derya/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 01:17:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1553</guid>
		<description><![CDATA[Dışarıya çıkıp deniz kenarına inen taş döşeli daracık yola yöneldiler. Eskiydi yol ve ıslaktı. Kayıp düşmemek için birbirlerine tutundular. Kızın elleri oğlanın avuçları. Mağaranın girişi yitip arkalarından&#8230; Tepeden inip, kıyıdan başlayan ve denizin içine doğru uzanan büyük kayanın belki de yüzlerce yıldır iskele görevini sürdürdüğü sığlığa ulaştılar. Yağmur dinmeye yüz tutmuş, fırtına hafiflemiş gibiydi biraz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/alti.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/alti.png" alt="" title="alti" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2600" /></a><br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/denizAti_2.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/denizAti_2.png" alt="" title="denizAti_2" width="173" height="300" class="alignleft size-full wp-image-2677" /></a><br />
<span title="D" class="cap"><span>D</span></span>ışarıya çıkıp deniz kenarına inen taş döşeli daracık yola yöneldiler. Eskiydi yol ve ıslaktı. Kayıp düşmemek için birbirlerine tutundular. Kızın elleri oğlanın avuçları. Mağaranın girişi yitip arkalarından&#8230;</p>
<p>Tepeden inip, kıyıdan başlayan ve  denizin içine doğru uzanan büyük kayanın belki de yüzlerce yıldır iskele görevini sürdürdüğü sığlığa ulaştılar. Yağmur dinmeye yüz tutmuş, fırtına hafiflemiş gibiydi biraz.</p>
<p>- Hey çocukkk!. Kızın ellerini bırakmadan döndü çocuk. Yankı gibi konuşan suyun içindeydi ve bir ata benziyordu. &#8220;benimle gelmen gerekiyorrr,&#8221; dedi ona at.  Yanarken söndürülmüş bir köze benziyordu atın gözleri ve ona rağmen yine de alev alev yanıyormuş gibiydi.<br />
- Şaşkınlıktan bir kaç adım gerileyen çocuk şimdi hem atı hem kızı bir hizada görüyor, korkusunu belli etmemeye çalışmaktan..<br />
- Benim sudaki dostum,  Derya diye seslenilir ona burada,  diye açıkladı kız. Siz denizi teknelerle, bizler atlarımızla aşar, gitmeyi düşlediğimiz yerlere gider geliriz. Konuşkandır. Yabancılık çekmezsin. Ona alıştığında hiç bir korkuyu, hiç bir yalnızlığı da  önemsemezsin artık. İyidir arkadaşlığı. Güvenilirdir. Hem onunla gidemeyeceğin hiç bir ülke olmadığı söylenir şu yeryüzünde.<br />
<span id="more-1553"></span><br />
- Yelkanat&#8217;ın yanına onunla mı gelmiştin?<br />
- Evet, o getirmişti beni sizin oraya. Şimdi de seni götürecek kaybolduğun sahile. Ancak yolculuğun boyunca ona inanmalı ve güvenmelisin. Belki sorular sorar sana<br />
- Cevap vermeli miyim?<br />
- Doğrusunu biliyorsan, dürüstçe. Yok, bilmiyorsan gözlerini kapat. Yanıt bulman için bekleyecektir seni.<br />
- Bir cevap bulamazsam kalır mıyım ortada?<br />
- Kalmazsın elbet. Ama kayıpların olacaktır ufak tefek, katlanırsın sonuca.<br />
- Nasıl kayıplar?<br />
Yanıt vermedi kız. Onun yerine gözlerini ufka çevirdi. Açıklardaki hükmünü hala sürdürüyordu Batı. Neden sonra kız, bir taş parçasının keskin kenarını kullanarak saçından bir tutam kesti ve çocuğa uzattı.<br />
- Gitmek istemiyorum, dedi çocuk ağlamaklı.<br />
- Burası sana göre değil çocuk. Senin dünyan ile benimki arasında bir ömür boyu fark var. Hem orada bekleyenin var senin. Sonra çok üzülürler.<br />
- Gidersem sen de üzülmeyecek misin ardımdan?<br />
- Sözünü tuttuğun sürece üzülmem, merak etme. Kim bilir belki karşılaşırız yine seninle.<br />
- Bunu bir söz olarak alayım mı kendime?<br />
- Nasıl istersen öyle yap. Galiba bu durumda ikimizde eşit oluyoruz değil mi?. Ta ki birbirimizi yeniden bulana kadar, gülümsedi kız.<br />
Veda etmek için birbirlerine yaklaştılar. Kız beline doladı kollarını çocuğun. Gözlerinin içine baktı. Derinliklere. Yutkundu çocuk. İçinde bu güne kadar varlığını bilmediği, duymadığı akan bir şeyler olmalıydı, fark etti. Kıpkırmızı kan gibi. Ve kızın o dudakları. Ne kadar güzel.</p>
<p>Mavriya adasından boğaza doğru kıvrıldıklarında onca yolun, dalganın yükü artık çekilmez olmuş, çocuk uykusuzluktan, at dalıp çıkmaktan bitkin, yavaşladılar. Saatlerdir kuyruğunu suya vurmaktan bitap, dalıp çıkmaktan tükenmiş olan atın gözlerindeki ateş sönmekte, çocuğun tutunduğu yeleye benzer çıkıntılar solmaya ve sertliğini kaybetmeye başlamıştı.<br />
- Şuradaaa, dedi at. Şu küçük kayalıkta biraz soluklanalımmm, olmaz mııı?<br />
Gözlerini kıptı çocuk, sert bir dönüş yaptılar.<br />
Kıyıya vardıklarında  at üzeri derin çukurlar, yanları midye ve denizkestaneleri ile kaplı bir kayanın yanına yanaşarak çocuğun sırtından inmesini sağladı. Ardından kayaların rengine bürünüp öylece suyun üstüne uzanarak, &#8220;acıktıysan kestanelerin tadına bakkk&#8221; diye mırıldandı.<br />
- Pek aç değilim.<br />
- Yan etkisidirrr. Onu düşündükçe böyle olursun bir süreee. Unuttuğun zamanlar da acıkırsınn. Çoook göbekli insanlar gördüm ben bir bilsennn, çook.<br />
- Hiç bir şey anlamadım söylediklerinden sevgili atım.<br />
- İsimlerrr. Öyle sihirlidirler ki onlarrr. Yokluğu masumluktur, varlığıysa aşkı anlatır dinleyen kulaklaraa. Çabucak farklı cinslere ayrıştırıyorlar sonra hiç acımadan seni. Bir adın olsun yeter. Başkaca bir bela bekleme yeryüzünden. Biliyor musun bir zamanlar benim soyum ne kadar çekti  aşktannn.?<br />
- Lanet gibi bir şeyden bahsediyor gibisin.<br />
- Çocuk olduğundan sana öyle geliyor. Büyüdükçe her bedene bulaşan bir hastalıktır tarif ettiğimmm. Her neyse sonra biz anlaştık aramızda. Sizler gibi yapmadıkkk.<br />
- Biz ne yapmışız ki aşkla?<br />
- Demek istediğim de o ya çocuk, Hiç bir şey yapmıyorsunuz siz ölümlü dünyanızda. Hiçbir şey yapmıyorsunuz siz evet, evet hiçbir şeyyy.<br />
- Sence kız aşık mı bana. Onu tanırsın sen, bilirsin?<br />
- Bir adı var onun çocuk. Bilmiyor musunnn?</p>
<p>Kızın sözlerini aklına getiren çocuk çabucak gözlerini kapadı. Kızın beyninde döne duran adı, zihninin duvarlarına çarpıyor, oradan diline yansıyor, tam dudakları kıpırdanıp dökülecekken, dişleriyle dilini ısırıyor, çenesini bir diğerine iyice kenetliyor, gözlerini sımsıkı kapatarak&#8230;<br />
Sonra hala çakmakta olan şimşeklerin hızına uyuyor aklıyarım. Kızın adı şimdi uzanıp ta dokunamayacağı kadar derinlerine kaçıyor belleğinde;<br />
- Bilmiyorum.<br />
- Benim adımı biliyor musun pekiii,<br />
- Senin adın Beygir-i derya olmalı diyor neşe içinde. Keşke ben verseydim de sana adını.</p>
<p>Canlanıp toparlandıklarında güle oynaya ve gevezelik ederek yeniden yola koyulmuşlar, deniz ak dalgalarını dizginlemişti. Gün ağarırken, Mandadüşen’e gizini vuran sis, doğmakta olan masmavi günün yumuşaklığıyla dağılmaya,  yerini sakin ve ışıltılı bir sabaha bırakmaktaydı.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a></p>
<p>İp Ucu; (Beygir-i derya; Denizin atı, şirin dıgıdık. Mavriya adası; Uzun hikaye, bir ara anlatırım. )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/O2OAWCIyfJA" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/23/beygir-i-derya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/23/beygir-i-derya/</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Geçit</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/Dk6Op8tyAbM/</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/22/gecit/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 00:19:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[- YELKANAT -]]></category>
		<category><![CDATA[KURMACA VE HAZIRLIK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1479</guid>
		<description><![CDATA[Batı&#8217;dan gelen fırtına gece boyu şiddetini arttırarak devam etmiş, Tepeköy&#8217;ün yirmilerden kalma virane evlerinden bir kaçının çatısını uçurup, asırlık ağaçların kimini dalından, kimisini gövdesinden veya kökünden bir çırpıda kopararak, taş sokakların ortasına boylu boyunca savurmuştu. Gök delinip, yer yarılmıştı o gece. Tepeköy&#8217;de eğreti veya sallantıda bırakılmış ne varsa alıp önüne katan, köyün namlı yiğitlerini, şöyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child "><a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/bes.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/08/bes.png" alt="" title="bes" width="100" height="50" class="aligncenter size-full wp-image-2597" /></a><br />
<span title="B" class="cap"><span>B</span></span>atı&#8217;dan gelen fırtına gece boyu şiddetini arttırarak devam etmiş, Tepeköy&#8217;ün yirmilerden kalma virane evlerinden bir kaçının çatısını uçurup, asırlık ağaçların kimini dalından, kimisini gövdesinden veya kökünden bir çırpıda kopararak, taş sokakların ortasına boylu boyunca savurmuştu.</p>
<p>Gök delinip, yer yarılmıştı o gece.</p>
<p>Tepeköy&#8217;de eğreti veya sallantıda bırakılmış ne varsa alıp önüne katan, köyün namlı yiğitlerini, şöyle bir silkeleyip tozlarından arıtan şiddet, aceleyle kapatılan mahvelin, yarım yamalak toparlanmış masa ve sandalyelerini  şoseye kadar götürmüş, askeriyenin malına yeryüzündeki hiç bir gücün dokunmasına izin verilmediğinden, topladığı ne varsa yolun ortasına yığıp bırakmak zorunda kalmış, geçip gidivermişti, bu duruma gülerek.</p>
<p>Afetana, eski bir şaraphanenin havuzları üstüne kurulu evin, denize bakan pencerelerden birinde, uyku tutmamış gözleriyle dirseklerini denizliğe yaslamış, olağandışı sessiz, umut, öfke ve çaresizlik içinde yarı cansız yarı heykele dönüşmüş bir halde dikilip duruyordu. Odayı dolduran sessizlik çıldırtıyordu anneyi.<br />
<span id="more-1479"></span><br />
Dışarıda, sundurmanın altında, yıpranmış kaputları ve gocuklarını kuşanmış, ellerinde cep fenerleri, sigaralar, başlarında kasketler muşambalar olan adamlar toplanmış, kimisi bir parça urgan, kimisi branda bezi veya çuval derdine düşmüşler; aylak ve tedirgin olanlarıysa, başta Ramço, Yağmurcu, Bolelli ve Sarıselahattin olmak üzere babanın yanına çönmüş, sessiz ve huzursuz bekliyorlardı.</p>
<p>Eski ağır ve yeşile boyalı kapının dili kıpırdanıp eşikte hayalet gibi duran afet ananın minicik bedeni belirdiğinde, hepsi karşısında toparlanıp bir hizaya geldiler. Baba, yaşlı kadının usulca yanına  sokulup dirayetle dikildi.<br />
- Alişah geldi mi? diye seslendi ana anne.<br />
Kalabalıktan biri, bir adım öne çıktığında, Afetana bastonunu havaya kaldırıp, hem babaya hem de Alişah&#8217;a  dönerek verdi talimatını.<br />
- İyi o halde. Şimdi bu sözde erkekleri traktörüne doldur ve Çakaltepe&#8217;ye bırak. Yol bitene kadar kimsenin dağılmasına izin vermeyin sakın.  Işıldağa geldiğinizde, ikişer olup her bir yöne dağılın. Her çalının dibine, her çakalın inine kadar tek tek arayacaksınız o mevkiyi. Torunumu bulmadan geleni, bir daha gözüm görmesin. Ah bu ayaklar daha genç olaydı da ben size göstereydim!</p>
<p>Demesiyle birlikte bütün bir kalabalık coşar adım aştı avluyu. Kimisi  çamurluğuna, kimisi römorkuna doluştu traktörün. Alişah, marşa basıp yola koydu motoru.</p>
<p>Onu bulduklarında, şafak sökülmekteydi doğudan. Yer yer yanmış bir alanın çukurluk ve çamurlu zeminine yüzükoyun kapanmış, vücudunun alt kısmı, düşen yıldırımın etkisiyle açılan hendeğe gömülmüş, neredeyse zorlukla seçilebiliyordu. Yanı başındaki ağacın kömürleşmiş gövdesinden kopan kütüğü kaldırmak için  birbirlerine seslendiler. El edip ağaçtan kurtulduklarında, baba davranıp kucakladı çocuğu. Bolelli temiz bir bez getirdi. Yağmurcu nabzına baktı. Sessizlik ağır geldi babaya.</p>
<p>Kalabalığa müjdeyi veren Ramço oldu sonunda; &#8220;Yaşıyor maksım. Elinde bir tutam sarı saç var&#8221; diyordu.<br />
<a href="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png"><img src="http://www.sardalyaavi.com/wp-content/uploads/2010/10/bos_gri.png" alt="" title="bos_gri" width="35" height="37" class="aligncenter size-full wp-image-2643" /></a></p>
<p>İp ucu; (Batı; Bora&#8217;ya yakın. Mahvel; gazinonun üniformalı hali. Şose; üzeri beyaz çizgili taşıtlar için üretilen bir tür pijama. Dirayet; selamete götüren sabır, düşünceli haller aritmetiği.   Denizlik; pencerenin kumsalı. Römork; mekanik at arabası, endüstriyel. Erkek; sözde, soğan. Kapının dili; dilin kemiği, düşün. Urgan; adam asmaca şeysi: Maksım; insan yavrusu, oldukça masum, çocuk. Coşar adım; disiplinli sivil koşu : &#8211; )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/Dk6Op8tyAbM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/22/gecit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/roman/2010/08/22/gecit/</feedburner:origLink></item>
	</channel>
</rss>

