<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0">

<channel>
	<title>Sardalya Avı</title>
	
	<link>http://www.sardalyaavi.com</link>
	<description>"Bir göç ve aşk hikayesi"</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 14:34:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/Sardalya" /><feedburner:info uri="sardalya" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><item>
		<title>saf saf</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/TKA-EB7TqZI/saf-saf.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/saf-saf.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2010 23:17:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vurdum Duymaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=2061</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;oradasın biliyorum. ama konuşmuyoruz seninle. yabancıyız. yabancılık büyük mesafe. aşılmaz engelleri var yabanlığın. bir sürü yargısı, yanılgısı var. anlaşılmak mesele. beklemiyorum. kiminin atkısı fazla, kiminin de çözgüsü. herkesin beklediği bir kumaşı sarıp sarmalamak bedenine. nesi yanlış ki bunun. çıplaklık ayıp. ayıp ise oldukça zor mesele. şimdi ben bütün içimi açıp bir çırpıda döküm döküm dökülsem. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;oradasın biliyorum. ama konuşmuyoruz seninle. yabancıyız. yabancılık büyük mesafe. aşılmaz engelleri var yabanlığın. bir sürü yargısı, yanılgısı var. anlaşılmak mesele. beklemiyorum. kiminin atkısı fazla, kiminin de çözgüsü. herkesin beklediği bir kumaşı sarıp sarmalamak bedenine. nesi yanlış ki bunun. çıplaklık ayıp. ayıp ise oldukça zor mesele. şimdi ben bütün içimi açıp bir çırpıda döküm döküm dökülsem. şaşırmaz mısın?&#8221;</p>
<pre>"masumluk yasak ama"</pre>
<pre>sen yapmazsın. ben yapmam. delilerse hiç yapmaz. deliler yaşar birde.
ölür akıl. ancak öyle.</pre>
<p>konuşuyorum saf saf.  kendim, yine kendimle.</p>
<p>ipin ucu: ( içimdeki yalanlar, atkı çözgü, dokuda )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/TKA-EB7TqZI" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/saf-saf.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/saf-saf.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>şıra bağı</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/C4jkN6F1ihc/sira-dagi.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/sira-dagi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 22:31:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vurdum Duymaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1999</guid>
		<description><![CDATA[şimdi biz şarapla soyunup oturuyoruz karşılıklı. ne onun üzerinde bir etiket, mantar veya manşet var, ne de benim üzerimde bir tek çamaşır bulunuyor. çıplağız öyle soyunmuşuz ki çırıllardan çılgınlığa. o yayılıyor bir köşeye ,ben karşısına kuruluyorum. başlıyoruz anlatmaya. göz kırplamalar. iç dökmeler. çapkınca. kimsenin hiç bir şeyi kalmıyor saklayacak. hava da sıcak. ama duru oluyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>şimdi biz şarapla soyunup oturuyoruz karşılıklı. ne onun üzerinde bir etiket, mantar veya manşet var, ne de benim üzerimde bir tek çamaşır bulunuyor. çıplağız öyle soyunmuşuz ki çırıllardan çılgınlığa. o yayılıyor bir köşeye ,ben karşısına kuruluyorum. başlıyoruz anlatmaya. göz kırplamalar. iç dökmeler. çapkınca. kimsenin hiç bir şeyi kalmıyor saklayacak. hava da sıcak. ama duru oluyor böyle. yağmuru bekliyorsan bil ki gelmeyecek hiç. karanlığı dinliyoruz sakinleşip. hafif hafif esenleri. sıcak dayanılmaz oluyor. birbirimizi içiyoruz elbette. susadıkça.</p>
<pre>üzüm birimizin gözleri. sonra sarılınca üzüme yosun...</pre>
<p>ah nasıl dökülesim var şimdi bilsen senin kutsal kaselerine.  usul usul, tatlı tatlı boşanıp dağlarımdan. çekilip içlerine saklanasım var.</p>
<p>bırakamadık hala. içiyoruz sigarayı. bazen o uzanıp yakıyor dilini ısırarak. sonra benim damaklarımda tutuşuyor bir yangın. aralık kalan ağzından öteleri.<br />
dudakların mı ıslak?</p>
<p>unutuyoruz. geceyi. açık bıraktığımız pencereleri. balkonun kapısını. sokaktan akan sesleri. adlarımızı. en çok adlarımızı unutuyoruz. unutmaya ihtiyacımız olduğundan kim olduğumuzu. neyin neresinde, kimin gizlisinde yasaklı, neyin saklısında tutuklanarak katılaştığımızı ve yitirilip gittiğimizi unutmak ferahlatıyor bizi kendimizden koparıp. giz ortak sırrımız işte. yok saymak ve yok sayılmak. güzel olan bu.</p>
<p>konuşmuyoruz güzü. gülüyoruz katlandığımız işkencelere. </p>
<pre>perdeler...</pre>
<p>tam bulunduğumuz yerinde evrenin bir boşluk açılıyor, bırakıyoruz kendimizi. </p>
<p>çekilsin gözlerimize örtüler sonra.<br />
yok gerisi uykunun.<br />
bilinmesi gerekmiyor rezilliğimizin.<br />
üç buçuk kutupluk yer yüzü  zaten, bir kısmı mavi<br />
gerisini kızıla boyamışlar da kurtulmuşuz yarım yamalaklardan.<br />
hem senin aralıkların,<br />
uçurumlardan düşmenin vakti.<br />
boyansın yüzüm. boyanalım, boylanalım, boy atalım.<br />
deliler gibi sarınarak çarşaflara uzanıp.</p>
<pre>
ah üzüm.
nasılda kokuyorsun.
filizler gibi taze, yapraklar gibi diri,
önünde kırılıp duruyorum çaresiz.
biraz daha büyürsek içimiz salkım.
haydi şimdi batır tırnaklarını köklerime
sen acıtmazsın.
acımazsan öylesi daha iyi.
</pre>
<p>&#8220;kanat beni diyorum. içimden çıkmazsın böylelikle hiç.&#8221;</p>
<p>iniltiler. uğultular. titremeler.<br />
dizlerin bükülüyor. kasıklarında çığlığın.<br />
yankısın ve dökülüyorsun.<br />
bardaklarda kırmızı.<br />
nefes nefese başlıyoruz yine kaldığımız yerlerden:</p>
<p>&#8220;yıllar alıyor kökün üzüme durması, üzümün toplanması güze kadar, ezilmesi güçlü ayakların kudretiyle olabiliyor ancak. şıranın haddi belli. sonra güzelim karanlıklar.&#8221;<br />
&#8220;özeniyor musun bana?&#8221;<br />
&#8220;emekler birikmiş üzerinde. o yüzden saygılı o yüzden nazik ellerim. haddim değil belki sana tutunmak.&#8221;<br />
&#8220;ayın şarkısı da böyle yankılanıyor binlerce yıldır. pervane olmak yazılmış onunda kaderine. türlüsü var sevmenin, onunki öyle, buysa seninki. iyi dinle biriciğim bak söylüyorum; bedenimde aradığın sadece zevk olsaydı sevişmezdim seninle&#8221;<br />
&#8220;susuzluğun dinmek bilmiyor senin. bu kadar mı açsın, bu kadar mı susuz kaldın tenime?&#8221;<br />
&#8220;açlığım toprağın koyduğunu yemek için önüme, susuzluğum bilgeliğinden süzülen ırmağı damlatmaktır içime. koyuluğun büyülüyor aklımı. kayboluyorum. hem &#8216;hayır&#8217;ın, hem &#8216;evet&#8217;in anlamlı senin. her dokunuşun binlerce yıl ağırlığında, her gülüşün yüzüme güneş.&#8221;<br />
&#8220;susmak en ateşli sevişmemizdir bizim. durmalısın orada.&#8221;<br />
&#8220;ölmenin nesi yanlış?&#8221;<br />
&#8220;susmak ölmek değil midir bir bakıma?&#8221;<br />
&#8220;söz verir misin bana, bir daha yağınca yağmur?&#8221;<br />
&#8220;sözüm olsun yeniden gireceğim ruhuna&#8221;</p>
<p>böyle bitiyor gece.<br />
hepimiz sahiplerimize dönüyoruz sabah olunca.</p>
<p>İp ucu: (bozada bir bağ bozumu, bozada bir festival. Uçsuz bucaksız tatlar; şerefinize)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/C4jkN6F1ihc" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/sira-dagi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/sira-dagi.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>siyah beyaz</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/-OdqEVRj74E/siyah-beyaz.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/siyah-beyaz.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 21:08:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Yelkanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1867</guid>
		<description><![CDATA[*** 10 İki mahallesi vardı Tepeköy&#8217;ün ve ortasından geçen bir ucu İstampul&#8217;a, bir ucu İzmir&#8217;e düğümlenen bir cadde ile ikiye ayrılıyordu köy. Yukarı mahalledekiler tarımla, çiftle, çubukla, küçükbaşla, büyükbaşla, yeşilbaşla ve ördekle uğraşırlar, aşağıdakiler denizle, balıkla, kahvecilik ve pazarcılıkla geçinirlerdi. Çarşı ortadaydı, ortaktı ve müşterekti. Gücü yeten aşağı mahalleliler yolun aşağı yukarsına, yukarı mahalleliler de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***<br />
<strong>10</strong></p>
<p>İki mahallesi vardı Tepeköy&#8217;ün ve ortasından geçen bir ucu <em>İstampul&#8217;a,</em> bir ucu İzmir&#8217;e düğümlenen bir cadde ile ikiye ayrılıyordu köy. Yukarı mahalledekiler tarımla, çiftle, çubukla, küçükbaşla, büyükbaşla, yeşilbaşla ve ördekle uğraşırlar, aşağıdakiler denizle, balıkla, kahvecilik ve pazarcılıkla geçinirlerdi. </p>
<p>Çarşı ortadaydı, ortaktı ve müşterekti.  Gücü yeten aşağı mahalleliler yolun aşağı yukarsına, yukarı mahalleliler de yolun yukarı yakasına birer dükkan açmışlar, kimi manav önlüğünü, kimi bakkal kıyafetini giymiş, kimisi önüne bir bez bağlayıp kahveciliğe soyunmuşlardı. Kunduracı yukarı mahalledendi. Yukarı mahallede oturupta gönlünü aşağı mahalleye kaptıranların kimisi terziliği, kimisi berberliği seçiyorlardı. </p>
<p>Sizin anlayacağınız, her köy gibi Tepeköy&#8217; de gelişmeye açık, Tepeköy&#8217; de modernleşmeyi bilen, ancak ayakları az biraz dolaşan köylerden biriydi. Zaman ne kadar tuhaftı öyle.</p>
<p>Yelkanat&#8217;ın yapımı günden güne ilerlerken, Afetana&#8217;da kendini toparlamış, koluna giren köyün büyükleri tarafından, aşağı mahallede oturan kızının evindeki şiltesine götülüp bırakılmıştı. Saygıyla çıkılmıştı sonra evin içinden. O geldiği gece aşağı mahallede sokaklarda toplanılmış, çekirdekler çitlenilmiş, ateşler yakılmış, şarkılar söylenmişti. Şenlikti yine.</p>
<p>Yaz güzeldi. Yemyeşildi Tepeköy. Aralara serpiştirilmiş meyveler, kışkırtıcı kırmızılıklarıyla alıyordu gözünü bakanların. Her ağacın altı bayramın yeri, her gölgelik serinliğin hakimiyetindeydi. Serinlikle kutsanmış kuytuluklarda yenilirdi her türlüsü nanelerin. Yeterince ferahlayan ağızlar incirlere, iyice sulanınca Karadutlara, az biraz takati kalıpta  yüreyebilenleri, kirazlara, sulu sulu şeftali bahçelerine kadar gider, bir güzel tadına varabilirdi türlü türlü meyvelerin.<br />
<span id="more-1867"></span><br />
Yaz sakinlikti. Issızlıktı ve güneş iyice tepeye çıktığında, köyün bütün yaşlıları gibi, yeni evli gençleri içinde biraz uyku demekti yaz o öğle vakti. Onca yemişin açılmış ağızları, onca dutun dudaklara bıraktığı aroma, şeftalilerin tüylü kısımlarının gıcıkladığı içler birer birer çekildiğinde, yenigeline bir kaşgöz atılır, kaçılıverirdi gizemli kuytularına sevişmelerin. Yaz çoğulluğu, yaz kaynaşmayı, yaz koklaşmayı ve üremeyi anlatırdı Tepeköy&#8217;ün halkına. Arıları böyleydi Tepeköy&#8217;ün. Kuzuları, inekleri, kuşları, tavukları, kedileri, köpekleri hepsi böyleydi de, onlar da çaresiz kabartırlardı kulaklarını yazın sıcaklarına. </p>
<p>Hem çiçekleri bile böcekleriyle eğlenirken doğa ananın, bundan kime neydi ki?</p>
<p>Yine bir yaz akşamıydı ve o gece baba elinde bir radyoyla dönmüştü gece kahvesinden. Şarap vurmuştu başına ve elbette ceplerine fındıklar bile kaçmıştı biraz. Çakır değildi ama oldukça keyifliydi. Büyükler koşup koluna girdiler babanın, çocuk radyoyu yakaladı yere düşerken. Yepyeni radyonun camı her nasılsa çatlamıştı.<br />
Yine de şarkılar çalabiliyordu azimli ve şıngırdak.<br />
- Bu ne adam, diye çıkıştı anne.<br />
- Pikap, diye atıldı Almanya görmüş hala.<br />
Pilleri bitene kadarda kapanmadı sesi sonra bi&#8217;çarenin. Evin yetişkinleri, ertesi güne yetiştirdiler dantel işlemeli bir örtüyü tığ ile oyalayıp. Tozlanmasın diye de çabucak yerleştirdiler üstüne. Baş köşe denen bir yer vardı evin kuytusunda. Oraya götürüp oturtturuldu radyo. Sesi açıldı, açıldı içler.<br />
Neşeliydi artık ev. Bir yandan işleri görülüyordu şarkılar söylenerek, öte yandan misafirler ağırlanıyordu ajans saatlerinde yer şiltelerine kurultulup.<br />
Bir zaman sonra yemeklerin düzeni de radyo programlarına göre değiştiriliverdi usulca. </p>
<p>Fakat neşe dediğin şeyin ömrü pek kısacıktı ve boyu kadar sürüyordu hep. Öyle yaşandı yine.</p>
<p>Radyo keyifti, radyo iletişimdi, yerine göre radyo mutluluktu da. Ama  huzursuzluk ve uğursuzluğu da getirebiliyordu radyo ister istemez. </p>
<p>Çok geçmeden evdeki büyükler ve küçükler arasında tartışmalar iyice ayyuka çıktığında, Afetana sadece ajans saatlerinde radyonun açılmasına izin vereceğini söyleyerek, ellerini koyuverdi duruma.</p>
<p>Ve bu ilk müdahale haberi de değildi radyonun getirdiği. Açık olduğu saatlerde sıkça seslendirilen &#8220;bir gece ansızın gelebilirim&#8221; şarkısı çok geçmeden kendini gerçek hale bürümüş, evlerin perdelerini sıkı sıkıya kapattırmış, gaz lambalarını kıstırmış, bütün köyü kısık sesle ve imla hatasız konuşmaya ikna etmişti. </p>
<p>Radyo &#8220;Kıbrıs&#8221; demiş cızırdamıştı bir gece yarısı bülteninde. Evin içinde kısa dalganın viuv&#8217;ları dolaşırken . &#8220;Ada&#8217;daki türklerin varlığının ve yaşamlarının tehlikeye girdiğini belirten Makarios&#8230; ciyuvvv,viuuvvv&#8230;&#8221; herkes nefesini tutmuş, çocuklar avluda bulunan tuvaletlere gönderilmişti telaş içinde. &#8220;Ada&#8217;da sıkıyönetim ilan edildi. Başbakan Bülent Ecevit.. ciyuv, viuvv.. Cumhurbaşkanımız sayın Fahri Korutürk başkanlığında toplanacak olan yüce meclisimiz&#8230; ciyuv, viuvv&#8230;&#8221;  parazitti sonrası. Bir şeyler oluyordu.</p>
<p>Ertesi gün akşamüstü, köyün içinde farları koyu renk yağlı kağıtlarla kapatılmış araçlar konvoy halinde belirdiğinde çarşı kabarmış, çarşı dalgalanmıştı telaş içinde. &#8220;darbe olsa geceden yaparlardı da sabaha çıkılmazdı evlerden, bu saatte bu kadar asker&#8230; &#8221; Demek durum değişikti. Anlaşılmazdı. Elbette. Biraz&#8230;</p>
<p>Cemselerin ne kadar çok asker alabildiğini gören köylü şaşkındı. İki tekerlekli bir topun üzerine çıkmış bir subay, elindeki boruya bağırıyor, borudan geçen ses bir kaç kat şiddetlenip, aşağı mahalleye doğru dalgalanıyordu.<br />
- Evlerinizin perdelerinden ışık sızmayacak! Radyolar, pikaplar çalınmayacak! Yüksek sesle konuşan görülürse tutuklanacak! Bağlarda ve bahçelerde ateşler yakılmayacak! Denize veya yakınlarına inen olursa sorgusuz sualsiz götürülecek! Işıklar kısılacak, ışıklar kısılacakkk!&#8230;</p>
<p>Bütün -cek ve bütün -cakların arkasına sığınarak çarşıya toplanmış kalabalığın çoğunluğu homurdanıyor, bazısı alkış bile tutuyordu az biraz kıpırdanıp.<br />
- Benim oğlum askerde, diyordu üzgün olanlardan biri.<br />
- Üzülme, diye teskin ediyordu onu yanındaki. Seferberlik ilan ederler, biz de gideriz. Kavuşursunuz cephede.<br />
Bir başkası ise;<br />
- Ayşe okula gitsin demişler diplomatlar.<br />
- Yazdırdık ya len, bilip bilmeden konuşmayın. Okuyor kız. Üçüncüye geçti bu sene. Laf yapma burda bilip bilmeden!</p>
<p>Savaş dediğin değiştirmekti biraz. Ve savaş değiştirmekte gecikmiyordu Tepeköy&#8217;ün uyumlu renklerini. Aniden siyaha, aniden beyaza bürünüyordu artık Tepeköy. Gökler, bulutlar, kuşlar bile uyum sağlıyorlardı bu duruma aldanıp. Kırlangıçların göçtüğü yerlere kargalar yerleşiyordu işte  ve istemeyerek. </p>
<p>Filhakika;</p>
<p>Rengini yitirmiş bir canlılık gelip kuşatıyordu köyün küçük çarşısını, evlerini ve dahi bahçelerini. Sokaklara birikenler, kapı önlerine, taşlara, çeşme başlarına toplaşanlar yine kadınları oluyordu ister istemez, tekile kesilmişleri köyün. Tek konu konuşuluyordu her toplulukta. Her nedense yankılanan gri oluyordu dinleyen kulaklarda. </p>
<p>Kalındı gri. Sisti. Üniformaydı. Kırmızıya kestiği bile oluyordu arada. Kanı andırıyordu dönüşüp sonra. Belirsizlikti öte yandan gri. Karanlığı doldurmuştu içine, aydınlığı soğurmuştu biraz ve belki umudu da çekip alıyordu usulca köyün yüreğinden. İnsanlar artık tuhaf bakıyorlardı birbirilerine. Utanmıyordu gri. Dostu dosta kırdırıyordu bilerek isteyerek. Şüpheli gözleri vardı insanların. Orada saklanıyordu işte insanlığın o rengi. </p>
<p>O günden sonra doğru düzgün iş tutulamaz oldu Tepeköy&#8217;de. Köy halkı gündüz uyuyor gece radyoların bulunduğu evlere birikip, ajansları dinliyor, her habere yorumlar yaparak mehmetçiği övüyor, Yunan askerine ve tehdişçisine lanetler okumaktan da geri durmuyorlardı. Oğlu askerde olan analar gün boyu çeşme başlarında birikip söyleşiyor, güneyden gelen en ufak bir haber kırıntısını bile, bire bin katarak çoğaltıp yayıyorlardı köyün içlerine taşırarak.<br />
- Bizim Tali&#8217;yi Beşparmak dağlarına vermişler, kızzz. Gavurun üzerine yürüyorlarmış.<br />
- Cayit&#8217;in alayı Magosa&#8217;ya yürüyormuş. Kahraman çocuklarımız. Vurun yavrularım. Urun yiğitlerim. Kurban olsun size analarınız. Feda olsun herşey size, bu canlar, canlarımız, fidanlarımız.<br />
- Gemilerimizden birini vurmuş ya kız, kahpe Yunan. Duydun mu?<br />
- Tüh tüh tüh. Öyle diyorlar sahi. Gitti insancıklar.<br />
Çeşme başındaki evlerin birindeki açık pencerede konuşmaları dinleyen genç kızlardan biri, radyosunun sesini biraz açarak; &#8220;hey gidi yunanı yunanı, bellediler mi ananı&#8221; şarkısının müstehcen sözleriyle birlikte katılıyordu ister istemez konuşulanlara<br />
- Talih&#8217;i Beşparmak dağlarına mı vermişler Melahat abla, kız doğru mu bu, Yanlış duymayasın?<br />
- Doğru kız Teslime, anasından sordum öğrendim valla. Yiğittir bizim Tali, pek yakışır o dağlara, yaraşır.<br />
Sonra yeni evli kadınlar kıkırdıyorlar birbirlerine bakıp. Kız yeniden içerisine çekiliyor penceresinden evin. Çok geçmeden radyonun sesi kısılıp boğuluyordu, pencereler kapandıktan sonra.</p>
<p>Savaş ve cepheden gelen haberler uzadıkça çocuk iyice sıkılıyor, tamiri süren yelkanat&#8217;çığını özlüyor, arada bir de kaçıp gidiyordu teknesinin başına. Böyle günlerde baba tarafından azarlanmaktan kaçamıyor, yeniden çekiliyordu evdeki köşesine. Neden sonra kendisini, herkes gibi radyoyu, herkes gibi şarkıları, herkes gibi türküleri, Yunanistan&#8217;ı, Helenliği, enosis&#8217;i, mukavemet birliğini, kahraman Türk çocuğu Fuat&#8217;ın öyküsünü dinlerken buluyordu silkindiğinde. </p>
<p>Savaş kıyımla, katliamla, tehdişle, mukavemetle ve daha anlamını bilmediği bir sürü sözcükle  aklını meşgul ediyor, bütün bu hareketlenmenin  nedenleri ve anlamları üzerine kafasını yoruyor, uzandığı divandan perdelere bakıyordu dalıp dalıp. Perdeler uzaklaşmaya başladıkça gözleri kapanıyor, ama hemencecik teslim etmiyordu ya kendisini uykuya. Mehmetçik direniyordu işte, o da direnmeye çalışıyordu yoklayan uykusuna. Perdeler yakınlaştıkça, gözkapakları açılıyordu sonra iyice. </p>
<p>Zaman ilerledikçe radyodan akan çatışma haberlerinin kesildiğini farkediyor. Tanıdığı, bildiği ve çok sevdiği bir şarkıyı dinlerken avunduğunu;  </p>
<p><em>saçları mavi çocuk uyanır belki<br />
düşlerin arasından uzanır belki,<br />
çok uzun zamandır ihtiyacım yok,<br />
uyanırsa ben ona sarılırım ki.<br />
</em><br />
Radyonun cızırtılı sesi gittikçe boğulurken, mısır püsküllerine baktığını hatırlıyor, bir ata binişini anımsıyor heyecanla. Kıpırdanıyor. Karaltılar birikiyor önce önünde. Çekiniyor. Rahatlayınca da bırakıyor kendisini. Göz kapaklarının içine kurulan bir sahneyi seyrederken yakalanıyor hazırlıksız. Bir tavşana rastlıyor sonra. Hayretler ediyor gökkuşağına tavşan. Takla atıyor birden. Şimdi kediye benzetiyor çocuk onu. Sahibine doğru koşuyor beyaz. Ve beyazlar içindeki kız. Kızı anımsıyor çocuk. Ona dokunuşunu, ona sarılışını anımsıyor. Ona veda edişini, hiç istemeden. İçinden Yelkanat&#8217;a atlayıp gitmek geçiyor. Gözkapakları izin vermiyor buna. Dudakları kıpırdıyor. Tam konuşacakken susuyor birden. &#8216;Adımı söylememelisin&#8217; i, fısıldıyor kız. Yastığına sarılıyor çaresiz. Ellerini bacaklarının arasında tutuyor. Özlem dolu rüyalara kapılıp şimdi.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p><em>Sıradaki: karanlıktaki sevda.</em></p>
<p>İpuçları : ( İstampul; dile vurulan şehir, sonra zarfın üstüne, şimdilerde göç yolları, kalabalık, rezaletin daniskası bi yerde. Daniska; tıpkı, aynı, patiska var o değil o. Takat; bir nevi he-man. gölgelerin gücü adına, huh. Zaman; değişken. Radyo; geç dalganı sen. kütle etkileşim aracı, etkileşim diyorum dikkat, kütle diyorum. Kısadalga; Short wave, nesini anlamadın, denize girilmeyeninden çekilecek ayağa, hissesi bu kıssanın. İncir; yemiş, tam zamanı ve kırmızı. Şıngırdak; oynak, neşeli, coşkulu, gösterişli, janjan&#8217;lı olanın nitenlemesi. Şilte; Oturmaya verilen ödül, popo yaygısı. Ayyuka çıkmak; ortalığa dökülmek, dillenmek konuşkan olmak, ilerisi yuh artık. İmla hatası; bu öykünün yazarının sıkça yediği nane. Makarios; O zamanlar Yunanistan&#8217;da üretilen bir tür makarna, lider falan oluyor sonra bu düdükler, bassanda basmasanda ötüyorlar çaresiz, zurnaya döndü sonradan, üf&#8217;lendiğinde, ya ya. Darbe; Her on yılda bir, açık alın, türkiye, hiç şaşmaz, şaşırmıyorda, şaşırttırıyor yalnız, felek bir yerde, şu kahpe olan.  Pikap; Pick up, Pin up&#8217;lar vardı  ve çok güzeldi onlar duvarlara falan kızlar hep asılırdı, uzun çalarlı kamyonetleri düşün hele. Cemse; Bmc&#8217;yi getirdiler sonra. Eldeki boru; megafon, büyük büyük. Filhakika; hakikaten de fil çıkıyor arada, dolaylamadır mı desem, uzadı biraz. Bakkalın kıyafeti; lopitöp. Bitti.)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/-OdqEVRj74E" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/siyah-beyaz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/siyah-beyaz.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>eldeki hüner</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/3gH4JOH3IqM/eldeki-huner.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/eldeki-huner.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2010 22:02:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Yelkanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1749</guid>
		<description><![CDATA[*** 9 Önce kuma çizdiler taslaklarını. Rüzgar esip kumları bir güzel savurunca ertesi günü tomar tomar kağıt ve bir kalem getirdi Ramço. Bir metal pergel bir tane de oldukça büyük ve yıpranmış gönye, gönyenin ucu kırık. Biçilmiş kalasların üzerine yaydıkları kağıtlara ölçerek resmettiler Yelkanat&#8217;ı. Karinası düz bir tekneydi çizdikleri. Eksik tahtalarının yerlerini doldurdular kalemle karalayıp. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***<br />
<strong>9</strong></p>
<p>Önce kuma çizdiler taslaklarını. Rüzgar esip kumları bir güzel savurunca ertesi günü tomar tomar kağıt ve bir kalem getirdi Ramço. Bir metal pergel bir tane de oldukça büyük ve yıpranmış gönye, gönyenin ucu kırık. </p>
<p>Biçilmiş kalasların üzerine yaydıkları kağıtlara ölçerek resmettiler Yelkanat&#8217;ı. Karinası düz bir tekneydi çizdikleri. Eksik tahtalarının yerlerini doldurdular kalemle karalayıp. Ölçme işi bittiğinde, hararetle değişiklikleri konuşmaya başladılar. Arada bir tartışmaya ara verip salmanın veya direğin, olmadı ıstralyanın yerini işaretliyorlar, yeniden ölçü almak, yapılan eklemeleri gözden geçirmek için etrafında dolanıyorlardı teknenin. </p>
<p>Bütün  bu işler olup biterken çocuk ölçü ipinin bir ucunu tutuyor, işaret ettikleri yere gidip bastırıveriyordu ipe dolanmış parmağını. Böylelikle teknenin ana yapısı ortaya çıkmış, direğinin yeri çarmıhların bağlantıları ile birbirine  hizalanmış belki minik bir kamaraya bile yer kalmış olabilirdi teknenin gövdesinde.</p>
<p>Ölçme işi bittiğinde önüne yeni bir kağıt çekip karmaşık hesaplara girişti  Ramço. Bir hesap bittiğinde taslakta bodoslamalar ve güverteler beliriyor, diğeri sona erdiğinde bordalar, küpeşteler biçimleniyordu yerli yerlerinde. Canlanıp ete, canlanıp kemiğe bürünüyordu kağıt üzerindeki köhnemiş ve yorgun tekne. Ramço olmuş zemberek, Ramço boşanmış gibiydi yaylarından. Bir kaşı havada düşünüyor, eliyle aktarıyordu düşündüğünü kağıda çabuklukla.</p>
<p>Çizimleri ve hesaplamaları  bittiğinde bir el işaretiyle toplayıverdi çalışanları etrafına Ramço. Bambaşka görünüyordu şimdi Yelkanatçık kağitların üzerinde. Bir tek denizi eksikti planların. Kağıdı soksan suya sanırsın ki yüzecek. Öyleydi işte.</p>
<p>Bu muydu yapmaya çalıştıkları, böyle mi olacaktı bundan sonra Yelkanat? Çocuk, tutmasan zıplayacaktı ya yerinden. Sevinç dilden geçip dudaklara yürüyor ses olup taşıyordu şimdi.<br />
- Harikuladeee.</p>
<p>Biten kısımları gözden geçirdikten sonra baba, yağmurcu, boyacıselahattin ve Ramço bir şişe şarabı açarak tartışmaya koyuldular. İkinci şişe açıldığında yapılacak bütün masrafların bir biçimde üstesinden gelinmiş, güze doğru teknenin suya yatırılması kararlaştırılmıştı bile çoktan.</p>
<p>Artık çocuk günlerini Yelkanat&#8217;ın başında geçiriyor, uslu bir çırak olmuş istenen malzemeleri getiriyor, kesme biçme işlerine yardım ediyordu, bir ucundan tutarak. Ahşabı işlemiyordu Ramço. Onu dinliyor,  konuşuyordu da onunla, nasıl biçim alacağına birlikte karar veriyorlardı sanki. Öğren diyordu çocuğa. Avcuna rendeyi tutuşturup;<br />
&#8220;Hüner,&#8221; diye ekliyor Ramço ellerinden tutarak sonra çocuğun. &#8220;Dokununca hissettiklerine, içinden geldiği gibi yanıtlar üretmektir. Böyle böyle anlamaya çalışırsın neyi nasıl yapman gerektiğini. Samimi olursa için, vereceğin cevaplar arı olur durulur. Yaptığın işe çekinmeden ve ustalıkla cevap verirsin. Acele etmeden ama. Acele etmek büyük bir oburlukla tuketmektir zamanı. Çok da düşmanı vardır yaşanan anın. Onlardan sakın olma. Hiç gereği yoktur çocuk, hiç gereği yoktur telaş etmenin. Sabırla, böyle böyle yontarsın.  Ha gayret yapıyorsun vre çocuk, öğreniyorsun işte. Ama daha yumuşak olsun ellerin. Bak şöyle.&#8221; Gösteriyor. &#8220;Cansız değil o ahşap bre çocuk. Dokunarak dinlemen gerek ne anlatıyorsa sana. Aç kulaklarını  a çocuk. Şarkı bile söyler ağaçlar onlara dokunana. Duyuyor musun?. Anlatır nasıl biçimlenmek istediğini iyi dinlersen, ona göre uzlaşırsınız bir yontuda. Çıkar ellerini şimdi aklından, bırakıver döneduranı içinden, bırakıver aksın, aksın, aksın.&#8221;</p>
<p>Yağmurcu ve baba gülüşüyorlar bu öğretiye.<br />
- Boyarken de, diyor &#8220;anadın mı&#8221;, Selahattin, &#8220;aynısını hissetmen lazım. Başka türlü ustası olamazsın yaptığın işin.&#8221;<br />
Baba ve Yağmurcu tutamıyor, koyveriyorlar kahkahalarını bu sefer.<br />
- Ulen Selahattin, diyor Yağmurcu. &#8220;sen de usta oldun ya!&#8221;</p>
<p>İşlenmesi biten parçayı dikkatlice yerleştiriyorlar Yelkanat&#8217;ın gövdesine, elbirliği ederek. Geçip karşısına dikkatlice bakıyorlar. Ramço metresini alıyor eline sonra. dikkatlice ölçüp işaretliyor parçayı. Her parçada aynı titizizlik ve özen. Ağırlaşacağına hızlanıyor iş. Aferin çekiyorlar çocuğa yaralanmış ellerini sararken. </p>
<p>On beş gün geçiyor veya geçmiyor, canlanıyor Yelkanat. Gürgen ağacından yapılmış baş üstü güçlü bir atın göğsüne benziyor şimdi. Ön bodoslamaya kadar ilerleyen küpeştesi aynı atın yelesine. Biçimli gövdesi dörtnala koşmaya hazır bir kısrak gibi şimdi. Güneş vurunca öyle bir güzel. Çalışanları ter içinde. Denize girip yıkanıyorlar arada. Kaldıkları yerden işe koyuluyorlar sonra çabucak. </p>
<p>Gün batımı yaz olduğundan aksıyor biraz. Topal topal iniyor tepelerden gölgesi. Aksaklık büyüyünce löküslerini yakıyor ekip. Parlıyor kumsal. Yelkanat ışıldıyor yepyeni gövdesiyle. Ay dolduğunda daha da güzelleşiyor iş. Canlanıyor sahil. Derme çatma iskelelere çekiliyor sandallar. Balıkçılar birer ikişer avlarına gidiyorlar. Pullu balık kaldıranlari bırakma yerlerine uğurluyorlar rastgele deyip. Sonra pruvalarını voliye doğrultanları, ay karanlığı varsa eğer, sardalyaya açılan löküs kayıklarını elleriyle okşayarak&#8230;</p>
<p>Sabaha karşı en bereketlisi yanaşıyor sahile sardalyaya gidenlerin. &#8220;Izgaraya ne oluyor ki&#8221;, diyor Selahattin &#8220;anadın mı?&#8221; Bir kepçe dolusu lezzeti bir kenarda yanık yanık oturan tenekenin üzerine yerleştiriyorlar neşe içinde. Ateşler kabarıyor sardalyayı görünce. Pişiveriyor balık, sabah suyuna kanıp.</p>
<p>Bir somun ev ekmeğini eşitçe üleştirip yumuluyorlar sardalyaya, günler geçiyor.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>ip ucu: (Salma;Yelkenli teknelerin tut ki devrilmesini, bir tür hacıyatmaz. Pergel ve Gönye; pergel ve gönye bildiğin, öyle varsayıyorum seni ben. Borda; yanlarını boyarsan belki de bordo, ha ne dersin. Bodoslama; bir eylemin içine kafadan girmek, baş koymak karşı koymak gibidir denizlerde, anarşik ve sağlam yapı, aferin. Güverte; bordaların üst kısmı, güvercin şeysi karmaşıklığı. Küpeşte; güverte uzantısı, kolaylığın büyükçesi. Voli; Ülkemizde sıkça vurulan. Farş: Gelecek hikayede belki, dinlen sen biraz. )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/3gH4JOH3IqM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/eldeki-huner.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/eldeki-huner.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>pixie</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/daagdoylRIg/dus-perisi.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/dus-perisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2010 03:35:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dökülür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1743</guid>
		<description><![CDATA[pixie, sanırım ben kayboldum. seni ararken içimde bir yerlerde. özlemini kuşanmışım farkedince üstüme. karanlıkta uyandım. kül tablasını çektim içime. şarabı döktüm. pixie, sanırım ben kayboldum. pırıl pırıl gözlerinde. susuyorum. bir bilsen&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>pixie, sanırım ben kayboldum.<br />
seni ararken içimde bir yerlerde.<br />
özlemini kuşanmışım farkedince üstüme.</p>
<p>karanlıkta uyandım.<br />
kül tablasını çektim içime.<br />
şarabı döktüm.</p>
<p>pixie, sanırım ben kayboldum.<br />
pırıl pırıl gözlerinde.</p>
<p>susuyorum. bir bilsen&#8230;</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/daagdoylRIg" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/dus-perisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/dus-perisi.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>bir küçücük fıçıcık.</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/dQxTsg9pOLE/bir-kucucuk-ficicik.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/bir-kucucuk-ficicik.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Aug 2010 11:28:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Yelkanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1688</guid>
		<description><![CDATA[*** 8 Basmalı kadınları Tepeköy&#8217;ün. Daha az modernleri pürgülü hala. Yaz gelmiş. Yazadurmuş kendini ovalara. Ekinler boy atmış selvilere özenerek. İğdeler salkım, söğütler su kenarları. Yer yer sarı tarlalar, fidanlıklar hep yeşil. Bir eğilip bir doğruluyorlar çapaya uzananlar. Pamuklar beyaz beyaz. Her bostanın köküne de su yürümüş. Biraz aşağıdan, çam ağaçlarının bittiği yerden poyrazın hışırtısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***<br />
<strong>8</strong></p>
<p>Basmalı kadınları Tepeköy&#8217;ün. Daha az modernleri pürgülü hala. Yaz gelmiş. Yazadurmuş kendini ovalara. Ekinler boy atmış selvilere özenerek. İğdeler salkım,  söğütler su kenarları. Yer yer sarı tarlalar, fidanlıklar hep yeşil. Bir eğilip bir doğruluyorlar çapaya uzananlar. Pamuklar beyaz beyaz. Her bostanın köküne de su yürümüş. </p>
<p>Biraz aşağıdan, çam ağaçlarının bittiği yerden poyrazın hışırtısı yayılıyor. Deniz kabarmış. Recep elinden tutuyor arkadaşının. Yürüyorlar tepeden inip. Dar patikalar öyle böyle değil.  Kimisi dik mi dik, kimisi köstek olup dolanıyor ayağa. Hiç susmuyor ama Recep. Anlatıyor; Annesi Sakine&#8217; de hastalanmış bir ara. Doktoru çağırmışlar gelmemiş evlerine. Sonra eşeğin sırtında onca yol çekilmemiş. &#8220;Ölürüm daha iyi&#8221; demiş Sakine hanım. Taksi tutmuşlar borca girip. İyileşivermiş birden kadın, masraflar kabarınca.</p>
<p>Koca koca kalaslar. hepsi bir sıra halinde yığılmışlar Yelkanat&#8217;ın etrafına. Güneşe sere serpe uzanmış, kuruyorlar. Bir yanına iskele kurulmuş da teknenin.<br />
El hızarları, testereler, rendeler, türlü türlü kazıma bıçakları, ıskarpelalar. Yaklaşıyorlar, şaşkın. Bakıyorlar çalışan da var başında.<br />
Görünce gülümsüyor Boyacıselahattin bunları. Ramço&#8217;nun eşyaları kenarda.<br />
- Geçmiş olsun çocuk, fena korkuttun bizi. Nasılsın, anadın mı?<br />
- İyiyim şimdi. Nedir ki bunlar? Koca koca kalasları, tomrukları gösteriyor eliyle. Dönüyor selahattin. Yürüyor ağaçlara. Ellerini koyuyor ve okşuyor şimdi onları. Pek sevinmiş belli hallerinden.<br />
- Bir küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk, anadın mı, bilin bakalım.?<br />
- Tahtaa, diye atılıyor Recep.<br />
- Tahta bunlar biçilince oluyor Recep. diyerek düzeltiyor Selahattin. &#8220;Anadın mı, hani sen söylemiştin de biz söylediğin yere gidip bulmuştuk ya çocuğu, oradan geldi bunlar. Başlıyor anlatmaya anadın mı başına geliyor artık anlatılanın;<br />
Çocuğu revire kaldırdıktan bir gün sonra Ramço sahile inmiş. &#8220;Öyledir o anadın  mı&#8221; diye de ekliyor selahattin &#8220;bilirsiniz&#8221;. &#8220;Neyin peşindeydin a çocuk&#8221; diyormuş bir yandan kısarak gözlerini. Gezmiş  bütün kıyıyı at gibi dolanarak.  Söylene söylene ışıldağın oralara falan gelmiş. Sonra görmüş denizde bir batıp çıkan bu lata&#8217;ları.<br />
- Lata&#8217; mı ? diyor Recep.<br />
- Lata tabii ya, anadın mı. Öyle diyorlar bunlara. Kimi kestane bu ağaçların, kimisi gürgen hem de. Tam Yelkanat&#8217;lık. Anadın mı, biçilince.<br />
- Kestane, gürgen, palamut, diye eğleniyor çocuk coşa kapılıp. Bunlar mıymış benim düştüğüm peşlerine?</p>
<p>Kahkahalar atıyorlar hep birden. Devam ediyor anlatmaya Selahattin; Boca edip üstündekileri, denize atlamış Ramço sonra. Hırsla ve öfkeyle kaldırmış koca koca tomrukları, keresteleri. &#8220;Bir şey var bunlarda diyormuş bağırarak. &#8220;Bir çırpıda savurup atıyormuş kıyıya, kaptığını. Bütün gün uğraşmaktan morarmış yüzü. Elleri de morarmış. Gece olunca bir ateş yakıp oturmuş başına. Konuşmuyormuş, anlatıyor çobanlar. Dürtmüşler bunu yaklaşıp da yanına. Kıpırdamamış. Öyle bakıyormuş dalgın dalgın, aya mehtaba. Derin derin iç çekerek. Köye haber verilmiş sonra. Alişah kapmış traktörünü, doluşmuşlar ahbap çavuşlar yine. Vın.</p>
<p>Dört kişi bir keresteyi, dört kişi bir tomruğu veya keresteyi söküp alamıyormuş ki düştüğü yerden. İpler, urganlar çıkartılmış yerinden. Kimini  traktörün arkasına bağlayıp, çeke çeke götürmüşler köydeki marangoza, bir kaçını buraya sürüklemelerini işaret etmiş Ramço ellerinin tersiyle. Teknelerin arkasına katıp getirmiş balıkçılar. güneşe karşı istiflemişler de bir güzel heyamolalar eşliğinde. Neden sonra Yelkanat&#8217;ın önüne geldiğinde dillenmiş Ramço. Baştan anlaşılmaz sözler dökülmüş dudaklarından. Bir şeyler gevelemiş yarımağız. Sonra baba&#8217;yı kenara çekip, &#8220;Bir iş var bunda arkadaşım&#8221; demiş çakmak olmuş gözleriyle. &#8220;Bu iş, bildiğimiz işlere pek benzemiyor. Yıldırımlar düşüyor, sarı sarı saçlar buluyoruz çocuğun avucunda, bir tomar. Sonra bu tomruklar çıkageliyor denizden. Ben anladıysam arap olayım. Yok sen anladıysan söyle bana. Söyle ki ben de anlayayım. Veya hiç ikiletme, gel bu ağaçlardan  biçelim biz Yelkanat&#8217;a. Bir iş var bunda diyorum, belki keramet. Biliyorum ki söylüyorum sana bunları. Hiç gelir mi biz gibi insanların, böyle şeyler başına.?&#8221;</p>
<p>Ertesi gün bütün marangoz aletlerini, edavatını, aracını ve gereçlerini kapıp gelmiş. &#8220;O günden beri de her gün burada. Anadın mı. İşliyor, çalışıyor Yelkanat&#8217;ın başında. Soluk almıyor ki, anadın mı. Olan bize oluyor. Yetişmekten, telaştan. Anadın mı?&#8221;. Ellerini götürüyor başına, hatır hutur kaşıyor.</p>
<p>Sonra bakıyor çocuk eğilip Yelkanat&#8217;ın içine, yepyeni omurgalar dizilmiş, traşlanmış tertemiz tahtaların yerleştirildiği karinası ışıl ışıl Yelkanat&#8217;ın. Taze ahşap kokusu, yongalardan taç yapmışta yüreğine. Sevinç martı olup uçuyor artık. Buluşacak gibi oluyor denizlerle.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İp ucu; (Pürgü; Yüksek basınçlı göç dalgasıyla balkanlardan kopup gelen siyah başlıklı kadın giysisi, çene altı bağlamalı. Çok konuşmuyorlarda halbuki. Neden öyle?)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/dQxTsg9pOLE" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/bir-kucucuk-ficicik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/bir-kucucuk-ficicik.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Son ağustos</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/ZGYvPoTqRcM/son-agustos.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/son-agustos.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Aug 2010 00:01:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vurdum Duymaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1634</guid>
		<description><![CDATA[Ağustosun bu zamanları. İki yıl önce. Birinci dünya savaşından beri yanmamış bir orman, aniden tutuşuyor. Kasıp kavuruyor önüne ne çıkarsa. Yanan sadece orman olmuyor tabi. İçimize boşversek bile... Ne yaptınız siz!? Sahi neler yaptınız iki sene içinde? İçinden geçtim küllerin, bir kaç gün önce. Gördüğüm o ki; hiç bir şeyi ekmişsiniz bol bol, verimli topraklara. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<pre>Ağustosun bu zamanları. İki yıl önce.
Birinci dünya savaşından beri yanmamış bir orman, aniden tutuşuyor.
Kasıp kavuruyor önüne ne çıkarsa. Yanan sadece orman olmuyor tabi.
İçimize boşversek bile...
Ne yaptınız siz!?
Sahi neler yaptınız iki sene içinde? İçinden geçtim küllerin, bir kaç gün önce.
Gördüğüm o ki; hiç bir şeyi ekmişsiniz bol bol, verimli topraklara.
Bekleyin ki büyüsün. Kuşlar gelsin geriye.
O tilkiler, çakallar, porsukların yavruları, hani mozalar?
Boşuna bekleyiş bu, giden ne zaman dönmüş ki gerilere...</pre>
<p><span id="more-1634"></span><br />
<strong>O zaman bir daha seslendiriyorum. Her yıl olduğu gibi kulaklarınızı patlatarak okuyacağım bunu. Haykıracağım hatta. Siz de yaktığınız gibi yeşerteceksiniz o ormanları yeniden. Hiç anlamam!</strong></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Onlar pek sayılmıyorlar ama ben yine de sayıyorum. Hızla, koşarak tırmanıyorum üzerlerinden. Ayağım yediye basıyor, sekizin üzerinden atlıyorum çaktırmadan, dokuzda tökezleniyor ve telef ettiğim on&#8217;a yuvarlanıyorum.</p>
<p>Ah&#8217;i bir yere Z’si başka bir yere kaçıyor aceleyle. Bildiğimiz telefon bu yalnız. Ezmeyeyim diye çekiliyor ayaklarımın altından, sığınıyor telgrafın tellerine çabucak. Hızla bir mesaj çekmek istiyorum doğa anaya ve çocuklarına.</p>
<p>“Kuşlar diyorum!” .stop. “Kuraklıktan!” .stop. “Susuzluktan!” diyorum .stop. “İnsanların aptal çimlerini sulamak için bahçelerine serdiği!&#8221; diyorum .stop. “Hortumlarını bile&#8221; diyorum .stop. &#8220;deliyorlar” diyorum. Çok uzun bir nokta geliyor ardına bir de.</p>
<p>Sonra bakıyorum iklimlerin gözlerine. Ağlıyorlar.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;..</p>
<p>Artık nasılsa düzen bozulduğundan, sahile bile inmiyorum bu sıralar. Onun yerine, ellerimi uzatıp sahili çekiyorum kendime.</p>
<p>“Siz nasıl dayanıyorsunuz” diye soruyorum, yufka yürekli sularda balina ve ayı balığı taklidi yapan birkaç küresel yaratığa. “Biz çimiyoruz ama” diye yanıt veriyorlar, ağızları kulaklarında. Pek mutlu oluyor bunlar.<br />
Çimdirmek gerek diyorum sakince, saç diplerinden tutup şöyle havaya. Havada evet, birkaç kez çevirip öyle bırakmalı bunları yorgun sulara. Belki daha iyi görürler deniz analarının&#8230;</p>
<p>&#8230;lepiska saçlarını.</p>
<p>Su sıkıyorlar bıkmadan usanmadan, bir yakıp bir söndürüyorlar aksıran organları. Ormanları boş verip, beton kütleler inşa ediyorlar göt zevkleri için sonra. Sorulduğunda onlara, &#8220;ömür boyu oturacağız&#8221; diyorlar. Dünyanın bir başka saçmalığa bir gıdım bile tahammülü yokken, daha nereye kadar sıçacaksınız ki içine.?</p>
<p>Aklınızla yaşayın siz. Binlerce yıl yaşayın ama. Sormayın hiç nedenini. Yaşayın öyle.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;..</p>
<p>Onlar pek sayılmıyorlar ama, ben yine de sayıyorum bilerek ve isteyerek. Bu sefer telaşsız hareket edip, yetişiyor ve kaldırıyorum ahizeyi. Annemin telefondaki sesi kulaklarımı tırmalıyor, “evlerin çatılarına” diyor, “kuyrukları tutuşup da çığlık çığlığa” ,diyor “düşüyor kuşlar&#8221; diyor. &#8220;Yakıvermiş birileri ormanlarımızı&#8221;. Diyor ki; &#8220;ah be oğlum!”.</p>
<p>Cehalet diyorlar adına yakanın, yaktıranın. Yüzümüze, gözümüze, başımızı soktuğumuz evlerimize çarpıp çarpıp küle dönüşüyorlar. Kanatarak, kanat çırparak. Çatır çatır yanıyor gök.</p>
<p>Gözünüz kör olsun mu?<br />
Olmasın.<br />
Göremezsiniz sonra, olanı.<br />
Biteni de.</p>
<p>Küller küllere, tozlar tozlara, ağu içdemlerimize. Bir kanser gibi yayılarak duraksız, bu ritimsiz yok oluş ve bir kez daha olmayacak artık, bildiğimiz yaz&#8230;</p>
<p>İnsanız ve erdemimiz bu bizim. Dönüşerek, döğüşerek ve yok ederek yaşayacağız konfora düşkün hastalıklarımızı. Bulaştıracağız ulaştığımız bütün yerlere. Şereflice yok edeceğiz, kendimizle öğünerek. Öğürerek kusacak bizi evren. Oh olsun diyerek buna da tüketecek ve hiç bir şeyi üretip koymayacağız yerine.  Şükürler eşliğinde secde ederek, kapanacağız yere.<br />
Her şeyi tanrıdan bilip, bilip&#8230;</p>
<p>Bir bombanın üstünde tüneyeceğiz sakince; Zamanın olası bir çılgınlığına ayarlı, temellerinde nükleer fiziğimizin ağır taşları kızışacak, kirlerimiz birikecek tenimizde, kahkahalarla tapınacağız deliliğimize, çıldıracağız. &#8220;Yaşasın Son Ağustos&#8221; tiradını patlatıp, kahkahalar eşliğinde gideceğiz kendi ölümlerimize.</p>
<p>Duru&#8217;dan naklen; 26 Ağustos 2008.</p>
<p>İp ucu: ( Bunlar yaktılar ya şimdi Çanakkale&#8217;nin ormanlarını. Tam  iki yıl önce. &#8216;Kaza oldu&#8217; deyip bir kaç meşe fidesini getirip diktiler çoraklaşan topraklara. Bekliyorlar ki büyüsün. Ormanları olsun yine. Yetkili denen bir şey var şu yerin bir yüzünde. Ondan bekliyorlar. Ayrıca kendi bilsin veya bilmesin; <strong>katilindir o senin</strong>. İkiniz de bilmiyorsunuz belki. Sonra kopukluk oluyor aranızda. Anlaşın efendim güzelce. Yiyin birbirinizi ardından.<br />
Orman oluşurken yetkiliye mi danıştı diye düşünüyorum. Saçma bir diyalog olacak belki ama;<br />
&#8220;Efendim benim acaip tohumlarım var. Bir rüzgar çıktımıydı taaa, kumkaleye kadar gider. Yetişir oralarda fidanlarım. Olur mu öyle? Şimdi burdan başlasam, bir kaç yıl içinde her yer yemyeşil olur. Verin görevi bana. Coşayım size&#8221; İmzalar, onaylar, yer göstermeler. &#8220;Bak burayı geçmek yok ha. Tarım alanı da lazım bize. Sıkarız ümüğünü, keseriz bedenini bak sonra. Yakarız lan, yakarız.&#8221; Tuhaf mıyız neyiz biz?!)</p>
<p>İpin diğer ucu: ( &#8216;Moza nedir ağabey&#8217;; &#8216;bak kırarım kalbini yavru domuzcuk, uzaklaş biraz nefes alayım, hah şöyle, öteye biraz, biraz daha öteye&#8217;.) </p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/ZGYvPoTqRcM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/son-agustos.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/son-agustos.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Revir.</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/c99qCtt3hOw/revir.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/revir.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 07:31:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılan]]></category>
		<category><![CDATA[Yelkanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1589</guid>
		<description><![CDATA[*** 7 İlk gün Recep, bir kucak dolusu keçi boynuzu ile çıkageliyor. Oturuyor nöbetçi erin karşısındaki taşa, bekliyor. - Ne bekliyorsun evlat, diye soruyor rütbelilerden biri. - Uyandı mı? - Uyuyor hala. Çok yorulmuş arkadaşın. Merak etme, en iyi doktorlarımız var yanında. İyi olacak, bekleme buralarda. - Belki bunlardan ister. Uzatıyor bir avuç, kalanını askerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***<br />
<strong>7</strong></p>
<p>İlk gün Recep, bir kucak dolusu keçi boynuzu ile çıkageliyor. Oturuyor nöbetçi erin karşısındaki  taşa, bekliyor.</p>
<p>- Ne bekliyorsun evlat, diye soruyor rütbelilerden biri.<br />
- Uyandı mı?<br />
- Uyuyor hala. Çok yorulmuş arkadaşın. Merak etme, en iyi doktorlarımız var yanında. İyi olacak, bekleme buralarda.<br />
- Belki bunlardan ister. Uzatıyor bir avuç, kalanını askerin ayakları dibine bırakıyor. Geceye kadar bir evin kuytusuna çekilip ağlamaklı gözlerle kapıyı gözetliyor .</p>
<p>Öyle güçlü doktorları vardı ki askeriyenin, ölüme &#8216;dur!&#8217; deyip hizaya sokuyorlar, çekip alıyorlar hasta olanı elinden.</p>
<p>Bir dolup bir boşalıyor Revir&#8217;in önü. Muhtar, köyün ileri gelenleri dünya yansa kahvesini terketmeyecek tiryakiler, sanki seferberlik ilan edilmiş gibi, akın akın koşuşturuyorlar askeri garnizona.</p>
<p>Afetana can havliyle çıkınını, tütün tabakasanı kapıyor önce. Bastonuna dayanarak yukarı mahalleye bir çırpıda çıkıyor. Yıllardır uğrayamadığı yalnızlıkla tozlanmış evinin kapısını açıyor. Tutamıyor kendini yığılıyor eşiğe. Bunca yıl kimseye minnet etmemiş kocakadın, ilk kez o zaman tanrıdan bir şey istiyor yerlere kapanarak.  Neden sonra teyzeler, enişteler,  koca koca amcalar gelip yatağa taşıyorlar Afetana&#8217;yı.</p>
<p>Recep ertesi gün, birkaç şeftali, bir torba dolusu can eriğini kaptığı anda revirin önünde buluveriyor kendisini. Aynı taş. Hiç değişmemiş. Çönüyor yine. Saatler saatleri uğurluyor çabucak. Güneş yakıyor, sessizlik kavuruyor bedenini. Azminden fedakarlık edemiyor bir türlü. Benzer güne başlıyorlar bir daha. Nöbetçi aynı yine.</p>
<p>Bu sefer aşağı mahalle sökün ediyor yerinden. Revirin önünde alıyorlar soluğu. Traktörler kırmızı, hepsinin gözleri de. Kulaktan kulağa yayılıyor haberi. Yıldırım bilinmeyen olduğundan, kimisi &#8220;cin çarpmış&#8221; diyor &#8220;çocuğa&#8221;. En deneyimlileri kurşun suyunu, kül tepsisini kapıp yetiştiriyor. O zamanlar da batıla inanmayan asker, geçit vermiyor buna. Muhtara çıkışmakla yetiniyor o kadar. Onlar da nizamiye kapısında yardım ediyorlar nöbetçi erlerine.</p>
<p>Tam on gün sürüyor bu düzen. Ta komşu köylerden gelen oluyor. Ziyareti biten Afetana&#8217;nın evine de uğruyor. Bakımsız ev, virane, yıkıldı yıkılacak. Bahçe duvarlarını zorluyor kalabalık. Çiçekler eziliyor falan.</p>
<p>On gün boyunca Recep her gün yeni bir tılsımı deniyor. Abartıp işi karpuza kadar getirip tam orada bırakıyor, askerler bayram ediyor köyün  meyveleriyle, derken;</p>
<p>Öğleye doğru kalabalık aniden titreşiyor. Haykırarak, &#8220;Çocuk uyanmış&#8221;, diyorlar &#8220;ölümcül uykusundan&#8221;. Önce Recebin kulakları yanıyor. Ardından yangını söndürüyor gözleri. Köşede kalakalıyor bir süre. Sonra bir kuytu bulup kıvrılarak. ..<br />
Onca günün yorgunluğu, gölge serin olunca, bırakıyor kendini rüyalara.</p>
<p>Haber, aceleyle taşınıyor sokak sokak. Önce Afetananın evinde duraklıyor. Herkes  nefes almayı akıl ediyor birden. Hızla aşağıya akıyor şimdi haber. Caminin önüne gelip minareye çıkıyor. İmam, dönen merdivenleri tırmanırken düşüyor. Haber aldırmıyor buna, kanatlanıp uçuyor. Ağaçların tepelerinden aşıp, kavakların, zerdalilerin, bademgillerin evin oradan, eriklerin ve aşılı zeytinlerin dallarından koparak&#8230;<br />
Hızla devam ediyor uçuşuna. Aşağı mahalleyi geçip köyün altına, oradan Rahim&#8217;in tarlasını geçerek, sola dönüyor.<br />
Çakaltepe çınlıyor uğultuyla.</p>
<p>Sıradaki; Israrla ve ısrarla..</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İp ucu; (Revir; Sağlık ocağı yok o zamanlar, idare lambaları var. Kurşun suyu; baştan aşağı dualar eşliğinde dökülen, ritüel aracı. Kül tepsisi; Kurşun suyunun dişi tarafı, kül kedisini hatırlatıyor bana, ocağın önünde oturuyorsun falan. Nizamiye; Düzenin başladığı, aklın sona erdiği geçit. : -)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/c99qCtt3hOw" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/revir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/revir.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>beygir-i derya</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/y4bW4mN5NeE/beygir-i-derya.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/beygir-i-derya.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 01:17:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılan]]></category>
		<category><![CDATA[Yelkanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1553</guid>
		<description><![CDATA[*** 6 Dışarıya çıkıp deniz kenarına inen taş döşeli daracık yola yöneldiler. Eskiydi yol ve ıslaktı. Kayıp düşmemek için birbirlerine tutundular. Kızın elleri oğlanın avuçları. Mağaranın girişi yitip arkalarından&#8230; Tepeden inip, kıyıdan başlayan ve denizin içine doğru uzanan büyük kayanın belki de yüzlerce yıldır iskele görevini sürdürdüğü sığlığa ulaştılar. Yağmur dinmeye yüz tutmuş, fırtına hafiflemiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***<br />
<strong>6</strong></p>
<p>Dışarıya çıkıp deniz kenarına inen taş döşeli daracık yola yöneldiler. Eskiydi yol ve ıslaktı. Kayıp düşmemek için birbirlerine tutundular. Kızın elleri oğlanın avuçları. Mağaranın girişi yitip arkalarından&#8230;</p>
<p>Tepeden inip, kıyıdan başlayan ve  denizin içine doğru uzanan büyük kayanın belki de yüzlerce yıldır iskele görevini sürdürdüğü sığlığa ulaştılar. Yağmur dinmeye yüz tutmuş, fırtına hafiflemiş gibiydi biraz.</p>
<p>- Hey çocukkk!. Kızın ellerini bırakmadan döndü çocuk. Yankı gibi konuşan suyun içindeydi ve bir ata benziyordu. &#8220;benimle gelmen gerekiyorrr,&#8221; dedi ona at.  Yanarken söndürülmüş bir köze benziyordu atın gözleri ve ona rağmen yine de alev alev yanıyormuş gibiydi.<br />
- Şaşkınlıktan bir kaç adım gerileyen çocuk şimdi hem atı hem kızı bir hizada görüyor, korkusunu belli etmemeye çalışmaktan..<br />
- Benim sudaki dostum,  Derya diye seslenilir ona burada,  diye açıkladı kız. Siz denizi teknelerle, bizler atlarımızla aşar, gitmeyi düşlediğimiz yerlere gider geliriz. Konuşkandır. Yabancılık çekmezsin. Ona alıştığında hiç bir korkuyu, hiç bir yalnızlığı da  önemsemezsin artık. İyidir arkadaşlığı. Güvenilirdir. Hem onunla gidemeyeceğin hiç bir ülke olmadığı söylenir şu yeryüzünde.<br />
<span id="more-1553"></span><br />
- Yelkanat&#8217;ın yanına onunla mı gelmiştin?<br />
- Evet, o getirmişti beni sizin oraya. Şimdi de seni götürecek kaybolduğun sahile. Ancak yolculuğun boyunca ona inanmalı ve güvenmelisin. Belki sorular sorar sana<br />
- Cevap vermeli miyim?<br />
- Doğrusunu biliyorsan, dürüstçe. Yok, bilmiyorsan gözlerini kapat. Yanıt bulman için bekleyecektir seni.<br />
- Bir cevap bulamazsam kalır mıyım ortada?<br />
- Kalmazsın elbet. Ama kayıpların olacaktır ufak tefek, katlanırsın sonuca.<br />
- Nasıl kayıplar?<br />
Yanıt vermedi kız. Onun yerine gözlerini ufka çevirdi. Açıklardaki hükmünü hala sürdürüyordu Batı. Neden sonra kız, bir taş parçasının keskin kenarını kullanarak saçından bir tutam kesti ve çocuğa uzattı.<br />
- Gitmek istemiyorum, dedi çocuk ağlamaklı.<br />
- Burası sana göre değil çocuk. Senin dünyan ile benimki arasında bir ömür boyu fark var. Hem orada bekleyenin var senin. Sonra çok üzülürler.<br />
- Gidersem sen de üzülmeyecek misin ardımdan?<br />
- Sözünü tuttuğun sürece üzülmem, merak etme. Kim bilir belki karşılaşırız yine seninle.<br />
- Bunu bir söz olarak alayım mı kendime?<br />
- Nasıl istersen öyle yap. Galiba bu durumda ikimizde eşit oluyoruz değil mi?. Ta ki birbirimizi yeniden bulana kadar, gülümsedi kız.<br />
Veda etmek için birbirlerine yaklaştılar. Kız beline doladı kollarını çocuğun. Gözlerinin içine baktı. Derinliklere. Yutkundu çocuk. İçinde bu güne kadar varlığını bilmediği, duymadığı akan bir şeyler olmalıydı, fark etti. Kıpkırmızı kan gibi. Ve kızın o dudakları. Ne kadar güzel.</p>
<p>Mavriya adasından boğaza doğru kıvrıldıklarında onca yolun, dalganın yükü artık çekilmez olmuş, çocuk uykusuzluktan, at dalıp çıkmaktan bitkin, yavaşladılar. Saatlerdir kuyruğunu suya vurmaktan bitap, dalıp çıkmaktan tükenmiş olan atın gözlerindeki ateş sönmekte, çocuğun tutunduğu yeleye benzer çıkıntılar solmaya ve sertliğini kaybetmeye başlamıştı.<br />
- Şuradaaa, dedi at. Şu küçük kayalıkta biraz soluklanalımmm, olmaz mııı?<br />
Gözlerini kıptı çocuk, sert bir dönüş yaptılar.<br />
Kıyıya vardıklarında  at üzeri derin çukurlar, yanları midye ve denizkestaneleri ile kaplı bir kayanın yanına yanaşarak çocuğun sırtından inmesini sağladı. Ardından kayaların rengine bürünüp öylece suyun üstüne uzanarak, &#8220;acıktıysan kestanelerin tadına bakkk&#8221; diye mırıldandı.<br />
- Pek aç değilim.<br />
- Yan etkisidirrr. Onu düşündükçe böyle olursun bir süreee. Unuttuğun zamanlar da acıkırsınn. Çoook göbekli insanlar gördüm ben bir bilsennn, çook.<br />
- Hiç bir şey anlamadım söylediklerinden sevgili atım.<br />
- İsimlerrr. Öyle sihirlidirler ki onlarrr. Yokluğu masumluktur, varlığıysa aşkı anlatır dinleyen kulaklaraa. Çabucak farklı cinslere ayrıştırıyorlar sonra hiç acımadan seni. Bir adın olsun yeter. Başkaca bir bela bekleme yeryüzünden. Biliyor musun bir zamanlar benim soyum ne kadar çekti  aşktannn.?<br />
- Lanet gibi bir şeyden bahsediyor gibisin.<br />
- Çocuk olduğundan sana öyle geliyor. Büyüdükçe her bedene bulaşan bir hastalıktır tarif ettiğimmm. Her neyse sonra biz anlaştık aramızda. Sizler gibi yapmadıkkk.<br />
- Biz ne yapmışız ki aşkla?<br />
- Demek istediğim de o ya çocuk, Hiç bir şey yapmıyorsunuz siz ölümlü dünyanızda. Hiçbir şey yapmıyorsunuz siz evet, evet hiçbir şeyyy.<br />
- Sence kız aşık mı bana. Onu tanırsın sen, bilirsin?<br />
- Bir adı var onun çocuk. Bilmiyor musunnn?</p>
<p>Kızın sözlerini aklına getiren çocuk çabucak gözlerini kapadı. Kızın beyninde döne duran adı, zihninin duvarlarına çarpıyor, oradan diline yansıyor, tam dudakları kıpırdanıp dökülecekken, dişleriyle dilini ısırıyor, çenesini bir diğerine iyice kenetliyor, gözlerini sımsıkı kapatarak&#8230;<br />
Sonra hala çakmakta olan şimşeklerin hızına uyuyor aklıyarım. Kızın adı şimdi uzanıp ta dokunamayacağı kadar derinlerine kaçıyor belleğinde;<br />
- Bilmiyorum.<br />
- Benim adımı biliyor musun pekiii,<br />
- Senin adın Beygir-i derya olmalı diyor neşe içinde. Keşke ben verseydim de sana adını.</p>
<p>Canlanıp toparlandıklarında güle oynaya ve gevezelik ederek yeniden yola koyulmuşlar, deniz ak dalgalarını dizginlemişti. Gün ağarırken, Mandadüşen’e gizini vuran sis, doğmakta olan masmavi günün yumuşaklığıyla dağılmaya,  yerini sakin ve ışıltılı bir sabaha bırakmaktaydı.</p>
<p>Sıradaki; Hâlâ evet hâlâ ağ ustası. Israrla. Bekliyoruz.</p>
<p>İp Ucu; (Beygir-i derya; Denizin atı, şirin dıgıdık. Mavriya adası; Uzun hikaye, bir ara anlatırım. )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/y4bW4mN5NeE" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/beygir-i-derya.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/beygir-i-derya.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>geçit</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/hMN1do7p9vE/gecit.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/gecit.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 00:19:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Yelkanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1479</guid>
		<description><![CDATA[*** 5 Batı&#8217;dan gelen fırtına gece boyu şiddetini arttırarak devam etmiş, Tepeköy&#8217;ün yirmilerden kalma virane evlerinden bir kaçının çatısını uçurup, asırlık ağaçların kimini dalından, kimisini gövdesinden veya kökünden bir çırpıda kopararak, taş sokakların ortasına boylu boyunca savurmuştu. Gök delinip, yer yarılmıştı o gece. Tepeköy&#8217;de eğreti veya sallantıda bırakılmış ne varsa alıp önüne katan, köyün namlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***<br />
<strong>5</strong></p>
<p>Batı&#8217;dan gelen fırtına gece boyu şiddetini arttırarak devam etmiş, Tepeköy&#8217;ün yirmilerden kalma virane evlerinden bir kaçının çatısını uçurup, asırlık ağaçların kimini dalından, kimisini gövdesinden veya kökünden bir çırpıda kopararak, taş sokakların ortasına boylu boyunca savurmuştu.</p>
<p>Gök delinip, yer yarılmıştı o gece.<br />
<span id="more-1479"></span><br />
Tepeköy&#8217;de eğreti veya sallantıda bırakılmış ne varsa alıp önüne katan, köyün namlı yiğitlerini, şöyle bir silkeleyip tozlarından arıtan şiddet, aceleyle kapatılan mahvelin, yarım yamalak toparlanmış masa ve sandalyelerini  şoseye kadar götürmüş, askeriyenin malına yeryüzündeki hiç bir gücün dokunmasına izin verilmediğinden, topladığı ne varsa yolun ortasına yığıp bırakmak zorunda kalmış, geçip gidivermişti, bu duruma gülerek.</p>
<p>Afetana, eski bir şaraphanenin havuzları üstüne kurulu evin, denize bakan pencerelerden birinde, uyku tutmamış gözleriyle dirseklerini denizliğe yaslamış, olağandışı sessiz, umut, öfke ve çaresizlik içinde yarı cansız yarı heykele dönüşmüş bir halde dikilip duruyordu. Odayı dolduran sessizlik çıldırtıyordu anneyi.</p>
<p>Dışarıda, sundurmanın altında, yıpranmış kaputları ve gocuklarını kuşanmış, ellerinde cep fenerleri, sigaralar, başlarında kasketler muşambalar olan adamlar toplanmış, kimisi bir parça urgan, kimisi branda bezi veya çuval derdine düşmüşler; aylak ve tedirgin olanlarıysa, başta Ramço, Yağmurcu, Bolelli ve Sarıselahattin olmak üzere babanın yanına çönmüş, sessiz ve huzursuz bekliyorlardı.</p>
<p>Eski ağır ve yeşile boyalı kapının dili kıpırdanıp eşikte hayalet gibi duran afet ananın minicik bedeni belirdiğinde, hepsi karşısında toparlanıp bir hizaya geldiler. Baba, yaşlı kadının usulca yanına  sokulup dirayetle dikildi.<br />
- Alişah geldi mi? diye seslendi ana anne.<br />
Kalabalıktan biri, bir adım öne çıktığında, Afetana bastonunu havaya kaldırıp, hem babaya hem de Alişah&#8217;a  dönerek verdi talimatını.<br />
- İyi o halde. Şimdi bu sözde erkekleri traktörüne doldur ve Çakaltepe&#8217;ye bırak. Yol bitene kadar kimsenin dağılmasına izin vermeyin sakın.  Işıldağa geldiğinizde, ikişer olup her bir yöne dağılın. Her çalının dibine, her çakalın inine kadar tek tek arayacaksınız o mevkiyi. Torunumu bulmadan geleni, bir daha gözüm görmesin. Ah bu ayaklar daha genç olaydı da ben size göstereydim!</p>
<p>Demesiyle birlikte bütün bir kalabalık coşar adım aştı avluyu. Kimisi  çamurluğuna, kimisi römorkuna doluştu traktörün. Alişah, marşa basıp yola koydu motoru.</p>
<p>Onu bulduklarında, şafak sökülmekteydi doğudan. Yer yer yanmış bir alanın çukurluk ve çamurlu zeminine yüzükoyun kapanmış, vücudunun alt kısmı, düşen yıldırımın etkisiyle açılan hendeğe gömülmüş, neredeyse zorlukla seçilebiliyordu. Yanı başındaki ağacın kömürleşmiş gövdesinden kopan kütüğü kaldırmak için  birbirlerine seslendiler. El edip ağaçtan kurtulduklarında, baba davranıp kucakladı çocuğu. Bolelli temiz bir bez getirdi. Yağmurcu nabzına baktı. Sessizlik ağır geldi babaya.</p>
<p>Kalabalığa müjdeyi veren Ramço oldu sonunda; &#8220;Yaşıyor maksım. Elinde bir tutam sarı saç var&#8221; diyordu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>sırada olan; ağ ustası (agusta)</p>
<p>İp ucu; (Batı; Bora&#8217;ya yakın. Mahvel; gazinonun üniformalı hali. Şose; üzeri beyaz çizgili taşıtlar için üretilen bir tür pijama. Dirayet; selamete götüren sabır, düşünceli haller aritmetiği.   Denizlik; pencerenin kumsalı. Römork; mekanik at arabası, endüstriyel. Erkek; sözde, soğan. Kapının dili; dilin kemiği, düşün. Urgan; adam asmaca şeysi: Maksım; insan yavrusu, oldukça masum, çocuk. Coşar adım; disiplinli sivil koşu : &#8211; )</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/hMN1do7p9vE" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/gecit.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/gecit.html</feedburner:origLink></item>
	</channel>
</rss>
