<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" media="screen" href="/~d/styles/rss2full.xsl"?><?xml-stylesheet type="text/css" media="screen" href="http://feeds.feedburner.com/~d/styles/itemcontent.css"?><rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:feedburner="http://rssnamespace.org/feedburner/ext/1.0" version="2.0">

<channel>
	<title>Sardalya Avı</title>
	
	<link>http://www.sardalyaavi.com</link>
	<description>"Bir göç ve aşk hikayesi"</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Jul 2010 16:46:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="self" type="application/rss+xml" href="http://feeds.feedburner.com/Sardalya" /><feedburner:info uri="sardalya" /><atom10:link xmlns:atom10="http://www.w3.org/2005/Atom" rel="hub" href="http://pubsubhubbub.appspot.com/" /><item>
		<title>Serbest meslek</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/oElHNzhmFvo/serbest-meslek.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/serbest-meslek.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 21:30:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1147</guid>
		<description><![CDATA[*** 3]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: center;"><strong>3</strong></p<br />
Okula gidenleri en çok umut vaat edenleriydi köyün. Umut dediğin şey ise, üzerinde o kadar uzun boylu düşüneceğin bir olgu değildi oralarda. Devlet kapısından başkasına da pek aklı yatmıyordu o zamanlar köylülerin. Çok çok buradan çıkan soluğu devlet kapısında alabilirdi o kadar. Tepeköy'den öteye gidilebilecek en uzun mesafe ancak oraya varırdı. Ve yine de iyi bir şey olurdu bu. Tüm aile o kapıdan geçebilir, her biri  nimetlerinden faydalanıverirdi devlet olanaklarının. Kahvelerde lafı geçmeye görsün, "Ne olacak seninki okuyunca" sorusuna; sıklıkla "polis", biraz "asker" ara sıra da memur olacak benim çocuğum diye yanıtlar gelir, kimileri de memur tanımının içine büyük büyük vurgularla "Öğretmen" mesleğini yerleştirir, ardından gururla kahveciye seslenip masasındakilere birer çay daha ısmarlayıverirdi.</p>
<p>Çocuklar açısından durum biraz daha anlaşılmazdı. Neydi ki meslek? Yanıt yoktu. Kimsenin anlamadan bilmeden, tercihini daha şimdiden yapmaya gönlü elvermiyordu. Ama bir keresinde, okul açıldıktan bir kaç ay sonra atanan, bununla da kalmayıp sürekli döpiyes giyerek derse giren kibar öğretmen, babalarının mesleklerini sormuştu da herkes birer birer "babam tarlaya gider" dediğinde; "Ona çiftçi demeliyiz" diye düzeltmişti kibar öğretmen onları tek tek. "Neymiş tekrarlayalım çocuklar" diyerek sesini yükselttiğindeyse herkes bir ağızdan "Çiftçi demeliiyiiz" diyerek bağrışmışlardı. </p>
<p>Belli ki çiftçi dedikleri, babalarının tarlayla olan ilişkisinden başka bir şey değildi. Çamurdu mesela çiftçi yolu olmayan tarlalarda, elleri de nasırdı. Hiç bir zaman biriktirilemeyen üç kuruştu mesela avuçlarında, ara sıra alınabilen ayakkabı, ara sıra Kale'den getirilen bir kaç metre kumaştı belki. Ama en çok çatıları akan eğri büğrü taşlarla yapılmış, rumların terkettiği toprak zeminli evlerde yaşayandı çiftçi. Artık eminlerdi ki bundan böyle  aralarından hiç kimse, çiftçi olmaya dair dayanılmaz bir isteği içinde hiç duymayacaktı.</p>
<p>Bunlar olup biterken arka sıralarda oturan Recep, hiç gülmese bile yüzüne gülüyormuş gibi masum bir ifade katan o büyük büyük gözlerini açarak, parmağını havaya kaldırmış, bir süre öylece beklemiş, kibar hanım onu farkettiğinde, ayağa kalkmış, yıpranmış önlüğünün deliklerine ellerini sokarak " Ama benim babam tarlaya gitmez ki hiç, tarlamız yok bizim. Ama eşeğimiz var, oduna gider, zeytin çekmeye gider, sonra...." bir süre düşünüp sıkıntıdan dimdik olmuş saçlarında tombul parmaklarını gezdirerek, "Unuttum" dediğinde kibar hanım; "İşte biz bu tür mesleklere de serbest meslek demeliyiz, Neymişşş" diyerek bütün bir sınıfı "Serbeeesst mesleeek" diye bağırtmış, bu bağırtı çağırtıdan sonra, ara verilip teneffüse çıkıldığında çocuklar Recebin peşine takılmışlar, "Serbeest mesleeek" diyerek onu, onun nezdinde babası Gongon Cemali'yi alaya almışlar, utandırıp yerin dibine geçirmişlerdi. </p>
<p>Recep ertesi gün, onu izleyen diğer günler, hatta haftalar, aylar, dört mevsim, bir yıl, sonraki yıllar, ne bir daha okula, ne de okulun bahçesine hiç bir zaman adım atmamış, Çocuğa göre öğrenimini, kibar öğretmen, okul müdürü ve diğer aklı erenlere göre umutlarını, kendisine göre "Koduğumun okulu"nu, muhtara göre "Ne olacakti ki zaten bu çocuktan yahu?" yu hayatından tamamen çıkarmıştı.</p>
<p>Oğrenmek istemiyor değildi Recep. Bilmek, yeni olanı keşfetmek, onu düşünmek, düşündüğünü tahayyül edip geliştirmek, geliştirdiğini uygulamak gibi, bir ilkokul öğrencisine oldukça yakışan özellikleri vardı onun da. Ama işte o, amcasının oğlunun eskittiğinden bozma delik deşik önlüğünü, kızgın maşa ile dağlanmış mor lastikten ayakkabılarını, kendisine göre daha kibarların gittiği pusta okula giyerek koşup katılmayı, "Serbest Messleeeek" diye bağırmayı, bağırırken, babasının eşeğine odun sarışlarını, zeytin yağı fabrikasın avlusundan araba araba çektiği pirinaları, çuval çuval sırtlayıp, rampa boyunca tırmanarak büyük havuzda dönüp duran mengenenin taştan tekerlekleri arasına döktüğü zeytinleri, sonra eve döndüğünde beline yaktıkları yakıyı, babasının, o incecik, zayıf, çıtkırıldım yapılı adamın yorgunluktan cam kenarındaki saman şilte üstüne kapanışını, sabah vardiyasına kadar da soluksuz uyumasını, bir türlü çıkaramıyordu da aklından,</p>
<p>Ya neyse...</p>
<p>Tahir'in zeytinliği, denizin hemen kıyıcığında, mersin ağaçlarının, maziların çabucak kümelenip yoğunlaştığı, sert poyrazların yamacını yalamasıyla tepeye doğru büktüğü çalılığın hemen bitiminde, taş atsan denizin ortasına kadar ulaştırabileceğin yüksekçe bir yerdi. Yukarıdan bakıldığında pırıl pırıl olurdu denizin dibi. Ne bir kaya, ne bir taş ne de bir yas. Göçe vurmuş balıklar boğazın bu kısmına ulaştığında, mecburen bu sığlıktan geçmek zorunda olduklarından, her şey net, her şey açık ve yaşananlar da bir o kadar vahşiydi.</p>
<p>Recep okulu bıraktıktan sonra bir süre aylak aylak etraflarda dolaşmış, babası gibi onun da çiftçilik yapma olanağı pek olmadığından, sürü çobanlığı veya balıkçılık arasındaki tercihini balıkçı olmaktan yana kullanmış, hem dinamitçilere gözcülük, hem de avlanan balıkların su yüzünden toplanması konusunda, tamı tamına yirmibeş kuruşa dinamitçilerle anlaşmış, o zamandan beri de kar kış demeden her gün bu zeytinliğe gelip tepeden balık gözleyenlere katılarak, bir çırpıda büyümüş ama yine de çocuk kalmış bir adamdı artık. </p>
<p>Bazen Çocuk, okuldan sonra demir yerinin bulunduğu koya pek de uzak olmayan bu zeytinliğe uğrar, Receb'e elinden geldiğince öğrendiklerini aktarmaya çalışır, şakalaşır, yarenlik eder, biraz zaman geçirirler, sonra çocuk Yelkanat'ınbulunduğu kumluğa, Recep gözcülüğün başına dönerdi yine.<br />
Açık öğretim denen şey, ta o zamanlardan vardı.</p>
<p>- "Küçük Veli yas tatilinden döndürdükten soona babanelerine gitmişler, orada.."<br />
- Bak yine yanlış okuyorsun. Dikkatini buraya versene oğlum sen ya. Nerde 'r' harfi. Uyduruyosun. 'Soona' değil sonra diye okuyacaksın orayı, 'r' yi yutma.  Haydi baştan alalım, oku bakalım bir daha.<br />
- Aha dinamiti sarıyorlar naylona len, bak!<br />
- Balık gördüler galiba, kalk, kalk!.</p>
<p>Kaşlarını ciddi ciddi çatmış, şapkasını yana yatırmış olan 'Bolelli'nin bir gözü yoktu. Birinci dünya savaşından beri toprağın koynunda unutulmuş mermileri demir testeresi ile ortasından yarar, şarapnele sarılmış dinamit lokumlarını çıkarırdı elleriyle. İşte bu mermilerden bir tanesi yemişti sol gözünü. Bir kolu da uzunca bir zaman iş görmez olmuş, neden sonra eski gücüne ve hareketliliğine kavuşmuştu kol. Orası da derler ya hani; yarım veya yamalak.</p>
<p>İşte o kol şimdi, dinamit lokumunu avucunun içinde top top ediyor, sonra diğer koldaki diğer elinde yardımıyla dinamiti avuçluyor, sıkıyor, iyice yuvarlayıp bir plastik parçasına sarıyor, topağın üstünde bir yerde nylon parçasını hışırtıyla büzüştürüp, ince bir sicim ile büküm yerinin dibinde iyice dolaştırıyor. Boşa çıkan el şimdi sakin. Ama birden yeniden hareketleniyor el. Dinamit torbasının ucundan sarkan ipi yakalıyor çabucak. İpin bir ucunu dişlerin arasına götürüp sıkıştırılmasına yardım ediyor, bu da halledilince iş diğer eli beklemeye kalıyor. Çok geçmeden Bolellinin elleri bu defa kapsül için buluşuyor. Kapsülün etrafına fitil ve bir kaç kibrit çöpünü yerleştirilip aynı iple onu bağlınıyor çabucak, iyice büzülmüş torba ağzına saplıyor sonra.<br />
Patlatılmaya hazır hale gelen dinamiti aceleyle otlar arasına sıkıştırıp, bir yenisine  başlıyor şimdi Bolelli.</p>
<p>- Var mı jandarma falan ortalarda? diye bağırıyor balık gözleyenlerden biri.<br />
- Yok kimse, diye bağırararak karşılık veriyor Recep.</p>
<p>Zor işti bu gözcülük. "Jandarmaya yakalanmayacaksın hiç" diyordu Recep, zaten kocaman olan gözlerini daha daha açarak. "Gözlerini dört açacaksın. Yakalandın mı doğru kodese".</p>
<p>Büyük olmasına yine  büyük ama bir o kadar insancıl, bir o kadar da zehirliydi artık o gözler.<br />
Serbest meslek yine bir can almıştı.</p>
<p>İp ucu: (döpiyes; iki perdelik oyun, müsamere. Dinamit; gürültülü patlangaç. Kapsül; patlangaç prezervatifi. Vardiya; hani?. Pirina; yağı alınmış zeytinden arta kalan posa. Posa; Ehh, elinin körü ) </p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/oElHNzhmFvo" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/serbest-meslek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/serbest-meslek.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Böyleyken böyle.</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/_Cps1V95v2g/boyleyken-boyle.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/boyleyken-boyle.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 13:43:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1107</guid>
		<description><![CDATA[*** 2 Bir kaç gün sonra Boyacıselahattin, Yağmurcu ve Baba&#8217;dan oluşan bilirkişi heyeti, Ramço&#8217; dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala doldurmuşlar, çuvalı da çocuğun sırtına istemeye istemeye vermişler, tek sıra halinde karaçam ağaçlarının arasından, geçe geçe kendiliğinden oluşmuş oldukça yokuş, oldukça dik, oldukça kaygan, oldukça nefes kesen, pürçeklerle kaplı zemininde ayakta durmanın bile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: center;"><strong>2</strong></p>
<p>Bir kaç gün sonra Boyacıselahattin, Yağmurcu ve Baba&#8217;dan oluşan bilirkişi heyeti, Ramço&#8217; dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala doldurmuşlar, çuvalı da çocuğun sırtına istemeye istemeye vermişler, tek sıra halinde karaçam ağaçlarının arasından, geçe geçe kendiliğinden oluşmuş oldukça yokuş, oldukça dik, oldukça kaygan, oldukça nefes kesen, pürçeklerle kaplı zemininde ayakta durmanın bile büyük çaba gerektirdiği patikada, yarı koşarak, yarı kayarak, yarı yürüyerek bazen oflamaktan kızarmış yanaklarına bi nefes cigara dumanı doldurmak için durarak, demir yerine doğru ilerliyorlardı. Her ağaçlık biraz orman, her açıklık biraz deniz kokuyordu.</p>
<p>Böyleydi yol. Çıkmak değil, inmek yorardı adam olanı. Bazen de pabuçlar, giyeninden daha önce iniverirdi denizin kıyısına.<br />
<span id="more-1107"></span><br />
Üç buçuk kişi hep birlikte önce bir kenarından iyice tek tarafına doğru yatırarak tekneyi ters yüz edilebilecek konuma getirdiler. Ardından çocuk, daha önce toplayıp bir kenara yığdığı felekleri birer birer, tekne döndükten sonra küpeştelerin denk geleceği boşluklara dizdi. Yağmurcu ve Selahattin&#8217;in devrilecek tarafa geçmesi ile birlikte tekneyi dikkatlice karnı üste gelecek şekilde feleklerin üzerine çevirip yatırdılar.</p>
<p>Yıllardır karinası üzerinden, göbeği ile günleri geceleri izleyen Yelkanat&#8217;ın yüzü, bundan böyle bir süre toprağa bakacak, canı isterse tanıyacak toprağı, kumu bilecek, belki de suya bırakılınca bütün bu bildiklerini hiç unutmayacaktı. Böyle düşünüyordu çocuk.</p>
<p>- Koduğumun çivisi, anadın mı?</p>
<p>Avuçlarını karinanın upuzun çizgisi boyunca gezdiren Boyacıselahattin, bir yandan dişlerinin arasına kıstırdığı sigarasını dumanlıyor, bir yandan kısılmış gözleriyle Yelkanat&#8217;ın gövdesinde işe yarar bir tek tahta, omurganın sağlamlığına işaret edecek bir yapı bulmayı umuyordu. Nasırlaşmış elleri ilk kez, kimbilir hangi zamanda yerinden kopup, açığa çıkardığı paslı çivilerinden biri ile tanışmıştı Yelkanat&#8217;ın.</p>
<p>- Koduğumun çivisi, diye tekrarladı yeniden, anadın mı?<br />
- Olmaz bir şey be Selo, dedi baba gülerek. Kirli bir bez parçasına çuvalın içinden çıkarıp kuma diklemesine koydukları gaz şişesinden bir kaç damla dökerek eline sardılar Selo&#8217;nun. Yağmurcu Bafra paketinden bir dal çekti. Yerleştirdi ağzına, tutuşturdu.</p>
<p>- İçme bu kadar be Hayri, diye söylendi Baba.<br />
- Tedavi niyetine, diyerek geçiştirdi onu Yağmurcu kıs kıs gülerken. Bir yandan da Selo&#8217;nun sarılıp balona benzetilmiş parmağını işaret ediyordu.<br />
- Zor adam ederiz biz bunu, anadın mı, diyerek söylenmeye başladı Selahattin. Çok işi var bunun çok, acaip masraf yapmak ister buna, anadın mı?<br />
- Yavaş yavaş yaparız be Selo, dedi Yağmurcu. Değil mi ki bizde zaman çok?<br />
-  Omurgayı bi&#8217;tamam yeniden yapmalıyız, diye devam etti Selahattin. Sonra bütün tahtalarının değişmesi gerek, anadın mı?. Hazır başlamışken livarı da kaldırırız, baş üstünü, baş altını, kıç üstünü kıç altını, hep değiştirmek gerek, anadın mı?<br />
- Ne kaldı be selo geriye, diye çıkıştı baba düşünceli düşünceli yoklarken Yelkanat&#8217;ın gövdesini. &#8220;Anladım anasını satayım, anladım!&#8221;.<br />
- Şunun şurasında bir kaç ay, anadın mı? derken Yağmurcuya dik dik baktı Selahattin.<br />
- Bir çıkaralım bakalım kabaca masrafını dedi Yağmurcu. Oluruna bakalım hele. Sonra ekledi, ben de anladım anasını satayım anlamayan kaldı mı?.<br />
- Çok para gerekecek, anadın mı? diye söylendi yine Selahattin. Söylemedi demeyin de, anadın mı?<br />
- Denizde kum, bizde para, dedi baba gülerek. Çocuk ise hiç konuşmuyordu.</p>
<p>İncelemeleri bittiğinde her biri, sözleşmiş gibi dudaklarının arasına birer çam pürçeği yerleştirmiş, sırtları kıyıda yatan enkaza dönük, karşıdan belli belirsiz silueti görünen Gökçeada&#8217;ya doğru giden irili ufaklı dalgaları izlemeye koyulmuşlardı.</p>
<p>Paradan bahsedildiğinde, bulutlar üzerlerine üzerlerine gelirdi Tepeköy&#8217;lülerin. İşsizlik yoktu. Var diyen yalan söyler, yalancının da hiç gözlerinin yaşına bakılmadan alnı karışlanıverirdi bir avuçla. Olmaz ise yatsı beklenirdi sönmesi için mumun. </p>
<p>Bir kere yemyeşildi ki Tepeköy. Herkesin bahçesinde acısıyla tatlısıyla badem ağaçları meyveye dururdu ilk baharlarında. Sonra köyün hemen altındaki sahile doğru inermiş gibi yapan yolun her iki tarafına dümdüz uzanmış geniş düzlükler, böyle yumruk gibi kara üzümler, çavuş üzümleri, erik büyüklüğünde keçimemesi, şaraplık karaüzümü bolca verirdi cömertliğinden koparıp. Bir inmeye görün siz bir de köyün altına, çeşit çeşit elmalıklar, boy boy atmış ekin tarlaları, bostana durmuş kavunluklar karpuzluklar, tava tava açılmış patlıcanın köze telaşı, her boydan kabak, fasulyenin sırığı korkuluk niyetine tam ortada, gölgesini yetişene siper etmiş karadutlar, hemen dibinde serin serin fışkıran Rayim&#8217;in pınarı, kıvrıla kıvrıla Çakıltepe&#8217;ye dönen patikalarda büyükbaş sürüleri, keçiler, küçükbaşlar&#8230;</p>
<p>Her şeyi vardı Tepeköy&#8217;ün ancak, nedendir bilinmez bir tek parası yoktu işte.  Dertlerinden kahvehanelere dolup taşardı köyün erkekleri.<br />
&#8220;Ne olacak bu halimiz?&#8221; diye sorardı yetişkinler.<br />
&#8220;Hasat zamanı geçer&#8221;, derdi daha büyükler. Köyün asıl iş tutanları.</p>
<p>Ama balıkçı olan, hasattan da muaftı.</p>
<p>-Kumbaramda var bir şeyler, dedi çocuk hepsinin ortasına boylu boyunca uzanmış, ara sıra kıpırdanan kuyruğunu görmezden gelerek sessizlik canavarının.<br />
- Üç kuruşla olmaz o iş dedi Boyacıselahattin, anadın mı?<br />
- Ay başında ben de biraz katarım, dedi Yağmurcu yüreklice.<br />
- Yapacağız bir şeyler artık, diye içlendi baba, isli gözlerini denizden koparıp.<br />
- Çok çalışırım, dedi çocuk. Sonra yine sustu.<br />
- Hayde, dedi baba. Toparlanın da yukarıya çıkalım. Gerisini, akşam kahvelerde hallederiz.</p>
<p>Eve vardıklarında gece olmuş, sofralar kurulmuş, anaanne Afetana yer sofrasındaki baş köşesine oturmuş, yanı başına bastonunu uzatmış, hemen yanına sol kolunun dirseğine torununu bekliyordu yemeğine başlamak için.<br />
Usulca sokulup yanına çöktü çocuk.</p>
<p>- E, paşam, diyerek söze girdi Afetana, Ne yaptınız bu gün Yelkanat&#8217;la,</p>
<p>Bir bir anlattı çocuk, Sözü bittiğinde Afetana uzanıp, şiltesinin bir köşesine sakladığı çıkın haline getirilmiş mendilini aldı, açtı içini. Kesesini çıkardı sonra içinden, aradı taradı ve bir köşesine kıstırdığı gıcır gıcır bir beşyüzlüğü hışırtıyla çekip çocuğun avuçlarına sıkıştırıverdi kimseye belli etmeden.</p>
<p>Böyleyken de böyleydi işte.<br />
Çocuk artık yel olmuş, uçuyor, uçuyor, uçuyordu.</p>
<p>İp ucu: (Pürçek; Karaçam&#8217;ı bilir misin, Kara çam&#8217;ı?, Karina; Teknelerin dip göbeği, Felek; Kahpe olan. Beşyüzlük; Para. Bafra; Samsun dolaylarında ilçe, konumuz gereği, paketinde zehir olsa, ben içerim bana getir. )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/_Cps1V95v2g" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/boyleyken-boyle.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/boyleyken-boyle.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Yelkanat</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/RlmsgC1gCcQ/yelkanat.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/yelkanat.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 06:01:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mert Ataol</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sardalya avı]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1034</guid>
		<description><![CDATA[*** 1 Deveciali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutmuş, dağların, eteklerinde yaylaların, aşağıya indikçe ovaların o yemyeşil serinliğini, denizin engin mavisini görünce bir çırpıda unutmuş, Edremit&#8217;ten üç otuz kuruşa satın aldığı balta burunlu teknesini donatmış, denizlere açılmış, gün geçtikçe denizin bolluğunu bereketini, evine taşımış, böylece de tüm Tepeköy&#8217;e ve civar köylere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: center;"><strong>1</strong></p>
<p>Deveciali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutmuş, dağların, eteklerinde yaylaların, aşağıya indikçe ovaların o yemyeşil serinliğini, denizin engin mavisini görünce bir çırpıda unutmuş, Edremit&#8217;ten üç otuz kuruşa satın aldığı balta burunlu teknesini donatmış, denizlere açılmış, gün geçtikçe denizin bolluğunu bereketini, evine taşımış, böylece de tüm Tepeköy&#8217;e ve civar köylere örnek olmuş, Tepeköy tarihine adını ilk balıkçımız Ali aga olarak pullu harflerle kazıtmış, ancak ata yadigarı lakabından Tepeköy halkını bir türlü vazgeçirtememişti.</p>
<p>Dile en kolay geleni söylemeye alışkındı Tepeköy&#8217;lüler. Bazıları bunu yaparken, aradaki sessiz harfleri, bazıları ünlüleri, kimileri ünsüzleri, kimileri azıtarak ünlü ünsüz demeden aradaki sesli harfleri bile yutuyor, herkese bir biçimde takılmış olan lakapları tuhaf biçimlere sokuyor, bunun sonucu da söylemlerini Tepeköy&#8217;lüler tarafından anlaşılmaz hale getiriyor, zaman içinde kimse onların anlattıklarını dinlemez oluyordu. O yüzden köyün ilkokuluna yeni atanan genç öğretmenler, bu dil karmaşasını müdür tarafından bizzat sıkıcı bir söylev eşliğinde iyice öğrenirler, köyde ısı derecelerine göre ayrılmış bir kaç Hasan, renklere göre ayrılmış bir kaç selahattin olduğundan, hangi çocuk sıcak Hüseyin&#8217;in, hangi çocuk sarı Selahattin&#8217;in çabucak öğrenir, yoklamaları ona göre yaparlardı.<br />
<span id="more-1034"></span><br />
Okul çıkışı cocuk, koltuğunun altında taşıdığı kitaplarını ve defterlerini bir çırpıda hayattaki sedirin üzerine fırlatır, önlüğünü üstünden sıyırıp çamaşır selesine bırakır, eskimiş mintanlarından birini alır, yeni lastik geçirilmiş mayosunu altına çeker, yine lastik çizmelerinin arkasına basa basa sahile, o rengârenk teknelerin, çıpalandıkları iplerin huylarına göre dalgalara baş verip, yumuşak bir uyumla suda dans edişlerini izlemeye koşardı. Kıyıya vardığında kendisini bildi bileli kumların üzerinde yatan hurda, kırılmış tahtalarından içi dışı görülen, o eski yan yatmış sandalın bir kenarına oturur, yıpranmış çizmelerine dolan kumları silkelerken, yosunun kokusunu, iyotun buğusunu içine çeker, gözlerine bir parça daha mavi bulaştırırdı.</p>
<p>- More şunun ucunu bağlasana o taşa.</p>
<p>Deveciali&#8217;nin, ince manevralarla kıyıya yanaştırmakta olduğu sandalından fırlattığı ipi, ayaklarını suya şaplata şaplata vurarak koşup alarak, taşa değil ama kumsalın bittiği çalılığın başladığı yere çakılmış kalın bir kazığa bağladı, ardından su kenarına yakın bir yerde bulduğu yüksekçe bir taşın üzerine oturup, deveciali&#8217;nin teknesini kıyıya baştankara etmesini izledi.</p>
<p>&#8220;Bu&#8221; dedi deveciali çocuğun uzattığı deniz suyuyla az önce yıkanmış sepete tuttuğu balıkları doldururken, eli sahilde yatan kırık dökük sandalı işaret ediyordu. </p>
<p>- Bu kenarda yatan pusta, bir seferinde lodos yapmıştı deniz. İşte o zaman batırıvermiştik onu. Kurtaramadık. Tamiri yenisinden pahalıydı hesapladık. Devir hesap devri çocuk. Devir, hesabını iyi yapanın devri. Şimdi tahta kurtlarına ev sahipliği yapıyor.<br />
- Ama üzerindeki martı boklarını temizlerken gördüm seni geçen gün. O da bu tekneler gibi miydi, onu da sever miydin şimdiki kayığın gibi?<br />
- O bir yelkenliydi çocuk. Nedir yelkenli bilir misin?<br />
- Yok bilmem.<br />
- Eskiden motoru yoktu teknelerin, kollarımız ne kadar güçlüyse o kadar uzağa giderdik balık avlayabilmek için. Senin baban, ben, bir de Kör Rıza vardı, aşağıdan, Karantinadan. Tee, Geyikli sahillerine Boz adaya falan giderdik more onunla. Tam üç kişilik kürek yeri vardı. Üçümüzde geçerdik küreğe çatal deniz yaptığında. Ama rüzgar estiğinde bir bezimiz vardı kocaman, onu çekerdik öndeki direğine, rüzgar estikçe biz giderdik. Yorulmazdık, Yormazdı rüzgar bizi eserken. Yelken bizi rüzgarda kürek olmadan götürendi.<br />
- Rüzgara açardınız bezi, sonra rüzgar mı iterdi sizi arkanızdan?<br />
- Evet çocuk. Yelken böyle bir şeydi.<br />
- Yorulmazdınız hiç değil mi?<br />
- Yorulmazdık.<br />
- Babam da mı yorulmazdı hiç?<br />
Kıs kıs güldü Deveciali ve ekledi.<br />
- Baban kürek çekerken de yorulmazdı be evladım. Çok güçlü baban çocuk, çok güçlü.<br />
- Adı neydi?<br />
- Neyin adı vre?<br />
- Teknenin bir adı var mıydı. Rüzgara bez gerdiğiniz zaman ona nasıl seslenirdiniz?<br />
- İsim koymak sonradan çıktı vre çocuk. Biraz düşündü. Ensesini kaşıdı sordu;<br />
- Sen olsan ne isim verirdin ona?<br />
Duraksamadan cevap verdi çocuk.<br />
- Yelkanat.</p>
<p>Deveciali&#8217;nin gözlerinin daldığını, aklının vın vın ettiğini farkeden çocuk sustu. Bir süre ikiside konuşmadan sepeti türlü türlü balıklarla doldurmaya çalıştılar.<br />
- Adı ne bunun?<br />
- Ona dokunma çocuk. Tragonya o, zehirlidir.<br />
- Kıpırdıyor ama, ölmemiş ki bu.<br />
- O halde onu yeniden evine bırakalım ne dersin?</p>
<p>Gülümsedi, sonra Devecialinin sepete sığmayan balıklarını koyabilecekleri sağlam bir poşet aramaya koştu.<br />
Elinde koca koca ve biçimsiz harfleriyle &#8216;Ankara Pazarı&#8217; yazan sağlam bir poşetle geri geldiğinde, Deveciali hiç duraksamadan, yutkunmadan ve nefes almadan şöyle dedi;</p>
<p>- Babana söyle çocuk. O da izin verirse, Yelkanat bundan böyle senindir.</p>
<p>İp Ucu : (Hayat; Bildiğiniz salon. Tragonya; Ensesinde zehirli dikenleri bulunan çilli, gümüşi bir dip balığı oltaya falan da gelir. Sepet; kapaklısı vardı eskiden, işte ondan. Pusta; lanet olası şey veya baş belasının daha sevimlisi. More; niteleme sıfatı. Kuruş; Para&#8217;dan daha büyük bir değer o zamanlar, Lira rüya gibi bir şey. Mintan; Bir tür bildiğiniz gömlek : -)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/RlmsgC1gCcQ" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/yelkanat.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/yelkanat.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Bir boş, biri dolu.</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/kZ7ByfKZGes/bir-bos-biri-dolu.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/bir-bos-biri-dolu.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 15:23:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=1011</guid>
		<description><![CDATA[*** Uykusunda uzunca bir süre; &#8220;Sırası gelen, altında büyük büyük ateşlerin yandığı kazanların önünde soyunuyor. Bu bir cehennem hikâyesi değil. Bu hikâye, göçe vurmuş hacıların öykülerinden çok çok uzak. Gece bütün enerjimi soğuruyor. Üşüyor üşüyor üşüyorum.&#8221; gibi düşüncelerle, uyanıkken de arada sırada; &#8220;Bir zavallı kelebek, Zaten kısacık ömrün, Bir o duvar, bir bu duvar, Çiçeği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Uykusunda uzunca bir süre; &#8220;Sırası gelen, altında büyük büyük ateşlerin yandığı kazanların önünde soyunuyor. Bu bir cehennem hikâyesi değil. Bu hikâye, göçe vurmuş hacıların öykülerinden çok çok uzak. Gece bütün enerjimi soğuruyor. Üşüyor üşüyor üşüyorum.&#8221; gibi düşüncelerle, uyanıkken de arada sırada;<br />
&#8220;Bir zavallı kelebek,<br />
Zaten kısacık ömrün,<br />
Bir o duvar, bir bu duvar,<br />
Çiçeği olmayan kentti&#8230;&#8221;<br />
gibi pek de şiire benzemeyen ancak parçacıklara oldukça benzeyen tutarsız, oynak, nerede ne yapacağı pek belli olmayan kelimelerle oyalandı. Kelebeğe neden takıldığını anlayabiliyordu da, kaynar kazanlara aklı pek ermiyordu. Ne zaman uyuyup, nasıl ter içinde uyandığını hatırladığında ona da aklı yattı.<br />
<span id="more-1011"></span><br />
Neden sonra, ertesi gün akşam üstüne doğru, kendisi ile yapmış olduğu tüm pazarlıkları, pazarlıklarından doğan anlaşmaları ve uzlaşmaları yeniden gözden geçirmeye başladı. &#8220;Onu aramalı mıydı?&#8221;. Arayacaksa ona nasıl hitab edecek ve boğazı kurumadan neyi, nasıl ifade edecekti. Dili tutulup şaşıracak, cümleleri birer birer geveleyip istemeden yutacakmıydı yine. Şimdi, bunları düşünürken bile bütün teni kurumuş, dili dönmez, beyni ergimekten çalışmaz olmuş, tereddütler içinde kıvranırken, ona ulaşmayı deneyip, iyi dileklerini sunmaya çalışmak mı?</p>
<p>İçinde açılan büyük büyük boşluklara yuvarlanmadan, aralarından birer birer geçmeye kalkmak&#8230;</p>
<p>Güvenli bir mesafeden telefona erişmek, yok önce terlemiş avuçlarını silecek bir şey bulmak, bunun için o büyük ve karanlık kuyuların atrafında bir kez daha dolanmak, mutfağa veya banyoya erişmek, dolapların birinden bir havlu çekmek, yeniden yola koyulmak, artık iyice alazlanmış heyecanıyla içinden buhar fışkıran kuyulara dönüşmüş boşlukların derinliklerine yuvarlanıp, eriyip yok olmadan bunu yapmak, başarmaya çalışmak&#8230;.</p>
<p>Sürekli binbir tövbe, sonra yeniden o intihar halleri&#8230;<br />
Bir boş bir dolu, bir boş bir dolu, biri boş, biri dolu..</p>
<p>Bu oldukça zor işti.</p>
<p><object height="36" width="470"><param value="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEyMDQwODg4O3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTIwNDA4ODgtMDk3IjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjc5NTQ0NzE3O30=&#038;autoplay=default" name="movie"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><param name="wmode" value="opaque"></param><embed wmode="opaque" height="36" width="470" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" src="http://www.divshare.com/flash/audio_embed?data=YTo2OntzOjU6ImFwaUlkIjtzOjE6IjQiO3M6NjoiZmlsZUlkIjtpOjEyMDQwODg4O3M6NDoiY29kZSI7czoxMjoiMTIwNDA4ODgtMDk3IjtzOjY6InVzZXJJZCI7aToyMDExODMyO3M6MTI6ImV4dGVybmFsQ2FsbCI7aToxO3M6NDoidGltZSI7aToxMjc5NTQ0NzE3O30=&#038;autoplay=default"></embed></object></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/kZ7ByfKZGes" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/bir-bos-biri-dolu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/bir-bos-biri-dolu.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>üç nokta</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/xoD_akItegU/uc-nokta.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/uc-nokta.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2010 02:25:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=930</guid>
		<description><![CDATA[*** Aslında &#8216;boncuk&#8217; olan, senin o gözlerindi &#8230; - Aslında aramalıydın. - Ajite etmiş olmaz mıydım? - Olmazdın. İnsanlar, özel anlarında kendilerini hatırlayanları, önemseyenleri bilmek isterler. Çoğu durumu önemsemediğini, bundan daha önemli şeylerin olduğunu, kendisinin böyle şeylere değer vermediğini iddia etse de, özel anlarında kendilerini anımsayanları gizliden gizliye akıllarının bir köşesine kaydederler. - Hangi köşesine? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Aslında &#8216;boncuk&#8217; olan, senin o gözlerindi<br />
&#8230;<br />
</strong></p>
<p>- Aslında aramalıydın.<br />
- Ajite etmiş olmaz mıydım?<br />
- Olmazdın. İnsanlar, özel anlarında kendilerini hatırlayanları, önemseyenleri bilmek isterler. Çoğu durumu önemsemediğini, bundan daha önemli şeylerin olduğunu, kendisinin böyle şeylere değer vermediğini iddia etse de, özel anlarında kendilerini anımsayanları gizliden gizliye akıllarının bir köşesine kaydederler.<br />
- Hangi köşesine?<br />
- Geç dalganı sen. Ben biliyorum olan biteni. Gizliden gizliye ona anlatamadıklarını mektuplara biriktirip, şiirlere döktüğünü hep biliyorum. Hepsi de zamanı geçmiş şeyler.<br />
- Geçer mi hiç zamanı sevginin? Ona karşı hissettiklerim sonsuza kadar kalıcı olacak. Bundan eminim.<br />
- Sen eminsin diye mi olacak bu, kalıcı?<br />
- Beni tanımıyorsun.<br />
- Herkes&#8217;i tanıyorum ben. Diğerlerinden hiç bir farkın yok senin de. Hepinizin hikâyesi ortak. Akılları donduran bir unutkanlık. Hiç bir şeyi başından alıp sonuna eriştirememe, yolda kendini kaybetme, başka başka yollara sapma saçmalığı. Hikâyeniz bu sizin. Önce topraktan kemiğe, kemikten ete, etten cana, candan hayata, hayattan düşünceye, sonra insana dönüşeceğiniz yerde, &#8216;sonra&#8217; kısmını unutup, tuhaf, kendisinden başka her şeye zarar veren, düşüncesini sadece kendi yaşamını ve sonsuzluğu arayış çabasını sürdürebilmek için kullanan, bencil ve zavallı yaratıklara dönüşüyorsunuz. Geçecek elbet. Bir zaman sonra unutacaksın sen de.<span id="more-930"></span><br />
- Aşkı unutur mu insan? Ya aşık olduğunu? Asla unutamam ben. Unutamam. Asla!<br />
- Senin diğerlerinden tek farkın, onlardan daha da basit olman. Başkaca bir iddian yok ki senin. Bal gibi de unutursun.</p>
<p>- Aramalı mıydım sence ?<br />
- Evet aramalıydın.<br />
- Ne söyleyecektim ki ona?<br />
- Herkes&#8217;in yaptığı gibi basit bir kaç cümle içine sığdırılmış iyi dilekleri sıralayacaktın birer birer. &#8220;Merhaba&#8221; ile başlayıp &#8220;hoşçakal&#8221; ile kapatacaktın telefonunu. Araya bir de &#8220;Nice yıllara&#8221; veya ne bileyim, &#8220;İyi ki doğdun&#8221; klişesi sıkıştıracaktın. O kadar.<br />
- &#8216;Aramızdaki tutkuyu, sevgiyi falan bir çırpıda unutup, uzak mesafeden dost, orta yakınlıkta bir tanıdık pozisyonundayım&#8217; mesajı mı vermemi bekliyordun?<br />
- Başka türlüsü dindiremez içindekini, bilesin. Hem sen, son temasında bunu yapmaya ne kadar da hazırlıklıydın. Devam etmeliydin de buna.<br />
- Birbirimizden uzak mesafelere iyi dilekler dilemiştik karşılıklı.<br />
- Evet, ve ne güzeldi.<br />
- Güzel miydi? Lütfen samimi olduğunu söyle bana. Lütfen!<br />
- Değilim.<br />
- Ha şöyle. Sen de benden pek farklı değilmişsin.<br />
- Değilim.<br />
- N&#8217;oldu yüzün düştü.<br />
- Kapatsak artık.<br />
- Neyi?<br />
- Konuyu elbette. Salak!.<br />
- Tamam kapattık. Bu kadar. Dur sana bir çay söyleleyim de kendine gel.<br />
- Kahve söyle. Onun içtiği gibi.<br />
- Hiç bir şey söylemiyorum sana artık ben.<br />
- Tamam söyleme. Gereksiz insan!</p>
<p>- Sence aramalı mıydım onu?<br />
- Aramalıydın.<br />
- Ne söyleyecektim ki ona?<br />
- &#8220;Hala onu ne kadar çok sevdiğini&#8221;.<br />
- Uzatsana şu telefonu.<br />
- Hayır&#8230; Sakın yapma!</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İp ucu: ( <strong>&#8230;</strong> , :- )</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Bir gün önce</strong></p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/xoD_akItegU" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/uc-nokta.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/uc-nokta.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Zencefil</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/Bkca44ceCRk/zencefil.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/zencefil.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Apr 2010 16:09:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=847</guid>
		<description><![CDATA[*** - Misafir bekliyor muydun annem? Sarıldılar, öpüştüler, bir süre elleriyle konuştular. Neden sonra kapıyı kapatmak ev sahibini aklına geldi, salona geçtiler. - Kusura bakma hayatım haber vermek aklıma gelmedi hiç. Tek istediğim kendimi evden dışarı atabilmekti. Geniş camlarına bile fazla gelmişti gecenin yükü. Salonun orta yerinde bir yastığın üzerine oturmuş olan adam ayağa kalktı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p>- Misafir bekliyor muydun annem?</p>
<p>Sarıldılar, öpüştüler, bir süre elleriyle konuştular. Neden sonra kapıyı kapatmak ev sahibini aklına geldi, salona geçtiler.</p>
<p>- Kusura bakma hayatım haber vermek aklıma gelmedi hiç. Tek istediğim kendimi evden dışarı atabilmekti.</p>
<p>Geniş camlarına bile fazla gelmişti gecenin yükü. Salonun orta yerinde bir yastığın üzerine oturmuş olan adam ayağa kalktı.</p>
<p>- Esra&#8217;cığım, Reiki hocam Tunçbilek Demirbilek ile tanış.</p>
<p>Memnun olduğunu belirten adam elini sıktı. Ekledi.</p>
<p>- Arkadaşlarım çoğunlukla Tunç demeyi tercih ederler bana.</p>
<p>Zencefilli bir şeyler kokuyordu adam. İştah açıcı, gevrek, tarçın bile olabilirdi bu koku emin değildi.<br />
&#8216;Zencifil&#8217; dedi Esra içinden, adamın kocaman ellerine, iri yarı cüssesine bakarak. Eskiden olsa &#8220;neiki&#8221; diye sorar, arkasından pişkin pişkin gülerdi. Yapmadı. &#8216;Nasıl bir ruh haliyle bu kadar karmaşık isimleri bir araya getirir ki baba olan?&#8217;.<br />
<span id="more-847"></span><br />
- Bende, nasılsınız?.<br />
- Bitirmek üzereydik zaten. Canım istersen Salı devam edelim ha, ne dersin? Dudakları şiş gibiydi adamın. Belki biraz da  kızarık.<br />
- Üstünden geçelim mi son bir kez ne dersin?</p>
<p>Perihan İsteksizce kıpırdandı. Onun bu teklife kendisinin önünde evet diyemeyeceğini çoktan anlamıştı Esra. Bal gibi de uygunsuz bir zamanda gelmişti işte. Çekinerek İkili kanepenin sol köşesine iliştirdi kendini.  Derin bir nefes aldı. Tuttu bir süre içinde. Üç defa yutkundu. Sonra bıraktı ciğerlerindeki baskıyı. Hıçkırık tutmak üzereyken bunu yapmasını Ches&#8217;den öğrenmişti ve bu yöntem düzgün uygulandığında işine yarıyordu.<br />
&#8220;Çok kıllıdır şimdi bunun, uçsuz bucaksız göğsü. Hem sonra poposu da&#8230;&#8221;</p>
<p>Bir süre gözlerini ikisinin üzerinde, sonra tablolarla giydirilmiş saten duvarlarda, sonra yine, adamın geniş omuzlarında, bir süre abajurda, biraz daha duvarlarda, bir kez daha poposunda ve dar kalçalarında, sonra yine duvarlarda, tavandan sarkan ince ince süslerde, biraz ötesinde genişçe, ahşap bir kabın içine yığılmış onlarca çeşit takıda, sonra tekrar Perihan&#8217;da, Perihanın gözlerinde, dikkati kendi üzerine çekebilmek için iyice abarttığı kalçalarını kıvırtmalarında, yeniden adamın gözlerine, kocaman kocaman ellerinde, ellerinin titremesinde gezdirdi.<br />
Tam zamanıydı şimdi. Hiç vakit kaybetmeden &#8220;Ama ben seni yerim ki oğlum&#8221; bakışı fırlatıverdi adama. İsabet ettiremedi.<br />
Ama perihan&#8217;a gönderdiği, &#8220;Ee güzelim anlat bakalım ne iş şu cocuk?&#8221; bakışını Perihan boş çevirmedi.<br />
&#8220;Başbaşa kaldığımızda anlatacak ne çok şeyim var sana&#8221; bakışıyla yanıt verdi Esra&#8217;ya. &#8220;Benim de&#8221; diyerek çabucak yanıtlayıverdi o da mesajı.</p>
<p>- Zamanımız kalırsa salı günü biraz da nefes çalışması yaparız, dedi adam.</p>
<p>Pencerelerin incecik yalıtkanlığında, salonun zayıf ışıklarıyla makro kozmosun delici karası buluşmuş, tuhaf bir dengeyi korumaya çalışıyorlardı onlar vedalaşırken.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İp ucu ( Tane tane anlatmak mı? Yuh artık! : &#8211; )</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/Bkca44ceCRk" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/zencefil.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/zencefil.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Acımtrak mai</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/TC-8npuktlM/acimtrak-mai.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/acimtrak-mai.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Apr 2010 16:15:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=857</guid>
		<description><![CDATA[*** Soğan, lahmacun, iskender, urfa , bursa, antep, pizza, hamburger&#8230; Hepsinin üzerine bolca bira ve patates kokan ara sokakları geçip, çamaşır suyu, bonbon şekeri, çikolata, vitrininden taşan şıkır şıkır giysi kokularının oynaştığı ana caddeye ulaştı. Doymak bilmez bir enerjisi vardı bu semtin. Durmadan öğütecek bir şeyler hep bulurdu dişlerinin arasında. Bir yönünü izlediğinizde Harbiye&#8217;ye, diğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Soğan, lahmacun, iskender, urfa , bursa, antep, pizza, hamburger&#8230;<br />
Hepsinin üzerine bolca bira ve patates kokan ara sokakları geçip, çamaşır suyu, bonbon şekeri, çikolata, vitrininden taşan şıkır şıkır giysi kokularının oynaştığı ana caddeye ulaştı.</p>
<p>Doymak bilmez bir enerjisi vardı bu semtin. Durmadan öğütecek bir şeyler hep bulurdu dişlerinin arasında.</p>
<p>Bir yönünü izlediğinizde Harbiye&#8217;ye, diğer tarafından gittiğinizde Pangaltı&#8217;ya çıkabileceğiniz meydana ulaştığınızda işiniz oldukça kolaylaşırdı. Her daim parlak ışıklarla aydınlatılmış, göz alıcı giysilerin sergilendiği vitrinler, ev gereçleri, cepheleri yapay granitler, neon ışıklı tabelalarla kaplı, şıkıdım binalarla dolu bu caddede yürümek, rahatlatıyordu Pınar Kocakara&#8217;yı.</p>
<p>&#8220;İşte&#8221; dedi içinden, acımtrak mavi iç çamaşırlarının sergilendiği vitrine bakıp azıcık kızararak.  &#8220;Aklımızdaki ideal oyunlara uygun bu tür şeyleri satın alıyoruz önce. Sonra bize onun içini taşırmadan dolduracak birilerini bulmak kalıyor. Kimimiz başarıyor da bunu. Bunlar içimizde en şanslı olanları. Ama çoğunlukla ortaya o kadar gülünesi şeyler dökülüyor ki. Arkasından kırılıp bir köşeye atılan oyuncaklar&#8230;&#8221;<br />
<span id="more-857"></span><br />
Üzerine bir rahatlık çöktüğünü farketti. Açık hava her zaman iyi gelirdi ona. Zihni açılır kendini dinlemeye zaman bulurdu bu kısacık yürüyüşlerinde. Önünde sarsak sarsak yürüyen kadın, daha da önde yürüyen, yeni dikilmiş, etrafına korunaklar sıralanmış fideleri koklayan köğeğin tasmasını otomatik biçimde kısıtlıyordu.</p>
<p>- Seviyor musunuz siz onu?<br />
- Efendim?<br />
- Köpeğinizi diyorum, seviyor musunuz?<br />
- Asılacak biri gibi de görünmüyorsunuz pek, siz gözlerime?<br />
- Sevseydiniz eğer, takmazdınız tasmasını demeye çalışıyorum ben aslında.<br />
- Ne alakası var bey&#8217;fendi, tasmasız olur mu hiç gezintide bir köpek?<br />
- Kısıtsız olur mu hiç sevgi demeye çalışıyorsunuz galiba siz, Anlıyorum ben.<br />
- Hayır aslında, hep de böyle tipler gelip bana çatıyor diyorum ben de. Hasta falan mısınız yoksa siz? Ah çok yazık&#8230;.<br />
- İyi geceler ham&#8217;fendi, iyi geceler!&#8230;<br />
- Neden bütün gerzekler gelip gelip gelip beni bulur. Bir anlasam?</p>
<p>&#8220;Kalbi fena halde kırılmış bir adamsın sen Pınar. Akşam akşam, tanımadığın birilerine laf sokarak, söylenerek belânı arıyorsun. Bu gün için işinden kovulmuş ve yitiksin. Öfken ve uğradığın haksızlık seni tahammülsüzlüğe itiyor. Doğal olarak sen de birilerini kırmak için geçerli bahaneler peşindesin. Ona buna çatıp duruyorsun. Ne diye bulaştın şimdi durup dururken şu kadına? Sana ne elin köpeğinden, bokundan, tasmasından? Sen, kendi derdine bile çare bulamayacak kadar zavallı ve tükenmiş bir haldeyken, üstüne üstlük bir de hakaretler işitiyorsun. Rahatladın mı? Aldın mı tertemiz ve bol oksijenli havanı? Ferahı mı soludun yürüdüğün yollar boyunca? Bütün o zehir, aslında seni sen yapan sorunların ana damarı. Kes kopar şunu en olmadık yerinden. Kanat kendini, acıma!. Olmazsa kaç git buralardan bir sahil kasabasına,  evet yap bunu. Tam da gidip kendini inzivaya çekecek olgunlukta ve yaştasın. Başka iş mi bulabileceğini düşünüyorsun bu yaşta? Daha dün saymadın mı tuvaletinin aynasında kaç telinin beyazlaştığını?. Sonra birer birer koparmaya kalkmadın mı o gümüşten telleri? Senden daha genç pazarlama müdürleri üşüşüverdiler ciritler attığın, hedefler vurduğun, bir zamanların parlak çocuğu olarak ünlendiğin otomotiv piyasasına. Senden daha iyileri var artık kabullen bunu, çekil kabına kacağına. Zaman, öylesine onarılmaz biçimde yıkıcı oldu ki senin için. Rekabet acımasız ve bunu yaratanlardan biri de sensin.  Evet, evet, yap bunu. Kaç git buralardan denize kıyısı olan bir kasabaya. Uzaklaş. Daha yorulmadın mı? Ya yap, ya da git yeniden Esra&#8217;cığının sımsıkı bedeninde avut kendini. Giderken de, şu janjanlı vitrinlerde ışıldayan, acımtrak mavi çamaşırlardan en iç gıcıklayıcısını seçip al. Kendi ellerinle giydir ona. Dokunarak okşayarak severek yap bunu. Geçen gün armağan ettiğin Caldion&#8217;dan da bir kaç damla da sık üzerine. Kötüsünü, iyisi bastırır kokuların. Bunu tarih anlatmıştı kirli pasaklı insancıklarına. Kimin kimi yazdığına aldırmadan dön geriye.  Sarıl, öp, kokla sonra onu. Sarmaduman ol onun becerikli kuytularında. Derin derin içine çek ılık nefesini. Uyarılmaktan dikleşmiş  uçlarından ısır göğüslerinin. Canını acıt sonra iyice bastırarak. Bunu istesen de, istemesen de yap. Sertçe vur onun dip duvarlarına. İkinizden biri kanamalı bu gün ki, yeniden kuşanasın erk&#8217;lerin en yücesini. Her vuruşun içinde dalgalansın Esra&#8217;nın. O biçimli kalçalarını sıkarak güçlen. Olmadı bütün gücünle bas şaplağı kabalarına. Büyü, büyü ve kocaman ol. İşte o an geldiğinde utanma. Sal içindeki hayvanı hak ettiği özgürlüğüne. Kendini seviyorsan yap bunu.  Yap ki güvensizliğin, Cezr&#8217;e teslim olan denizler gibi sökülsün içinde çarpıp durduğu, ufalayıp kuma dönüştürmeye can attığı kayalıklardan. Yap bunu. Git ve acıt, yak canını. Sonra derin bir uyku çek, kaygısız. Yarın ola hayrola de içinden. Bu caddelerin bu sokakların büyüsü ile yaratılmış rüyalar gör derinliğinde uykunun. Yoksa sana vurulan o darbeden sersemleyip, kendi içine öyle büyük bir gürültüyle çökeceksin ki toparlanabilmek, senin için hiç bir zaman mümkün olamayacak.&#8221;</p>
<p>Soluklandı. Adımları biliyordu gideceği yeri ve artık; Düşünceleri berraklaşmış yeniden başlamayı kestirmişti gözüne. Yeniden başlamak gerçek güce sahip kişilerin tek giziydi belki. &#8220;Sonra Esra&#8217;nın da kalbini kırdım  salak gibi! Anlatsa mıydım? Anlamazdı ki. Hem uygun bir zaman mıydı ki tartışırken? Uygun zaman ne zaman gelecekti. Tartışmadan önce gelemez miydi uygun zaman? Gelmemişti işte. Olmamıştı. Ama belki bir uygun hediye? Onarmak. Tamir etmek? Keşke anlatsaydım da&#8230;&#8221;</p>
<p>Varsın o zaman dilediğini yakıştırıp söyleyiverseydi ona.</p>
<p>- Hediye paketi yapar mısınız?<br />
- Notunuz var mı?<br />
- &#8216;Seni çok seviyorum&#8217; diye yazın olmazsa. Piko&#8217;cuğun diye de eklerseniz altına çok sevinirim. Ama büyük harflerle olsun. Anlaştık mı?<br />
- Açığız her gün yirmibirotuz&#8217;a kadar. Pazar günleri de dahil çalışmamıza. Beğenmezse değiştirirsiniz faturasını getirip. Şifrenizi tuşlar mısınız lütfen?</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İp Ucu: (Köpek; Tasmasız yiğit. Vakit; yirmibirotuz. Şifre; Şirretten türetilme güvenlik şeysi. Janjan; Eskiden yaldızlıydı pek, döküldü şimdi. Bok; şiire bulaşan insanın düşüncesi. Şıkıdım; Bir çeşit terlik işte, şıpıtık mıydı yoksa o? dur. Uykusuz; ben ve İnsomnia, dergi bile oldu bu sonradan, yaaa yaaa..)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/TC-8npuktlM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/acimtrak-mai.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/acimtrak-mai.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Varyant</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/_19Rd1sRbqM/varyant.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/varyant.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Apr 2010 04:34:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=792</guid>
		<description><![CDATA[*** -İçimiz yanlışlarla dolu. Oysa aracın kapısını hiç de sert kapatmamıştı Esra. Ve nefesi kaldırım kokuyordu taksi sürücüsünün. - Ee, şey, ben Fenerbahçe&#8217;ye gidecektim?. Yaptığı kargacık burgacık binalarla dünyayı değiştirdiğini sanan, sanmakla da yetinmeyip bu aptalca girişimlerini büyük büyük reklam panolarına, gazete ilanlarına, biçimsiz logolu parlak kuşe kağıtlara sere serpe yayan inşaat şirketi saflığının, hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p>-İçimiz yanlışlarla dolu.</p>
<p>Oysa aracın kapısını hiç de sert kapatmamıştı Esra. Ve nefesi kaldırım kokuyordu taksi sürücüsünün.</p>
<p>- Ee, şey, ben Fenerbahçe&#8217;ye gidecektim?.</p>
<p>Yaptığı kargacık burgacık binalarla dünyayı değiştirdiğini sanan, sanmakla da yetinmeyip bu aptalca girişimlerini büyük büyük reklam panolarına, gazete ilanlarına, biçimsiz logolu parlak kuşe kağıtlara sere serpe yayan inşaat şirketi saflığının, hemen köşesinden dönerek fulya&#8217;ya, Ihlamur kasrı&#8217;nı geçip Dikilitaş-Darphane sapağından, köprü trafiğine karışabilmek için Barbaros bulvarına girdiler.</p>
<p>Nişantaşı&#8217;ndan Boğaziçi köprüsünü geçipte Fenerbahçe&#8217;ye gitmeyi ummak, normal zamanlarda bile akıl kârı bir iş değilken, bunu tam da cuma gecesine denk getirmek için birazcık saf olmak gerekliydi.</p>
<p>- Belki de bu yanlışlar tamamen bir yanılsamadan ibarettir kim bilebilir?<br />
- Köprü geçiş ücretini ben ödesem?<br />
- Kgs kullanıyoruz biz, bütün bir durak.<br />
- İyi ya işte nakit olarak iade etmiş olurum ben de.<br />
- Han&#8217;fendi, yanlışsam düzeltin demiş miydim acaba?<br />
- ???</p>
<p>Bir süre dikiz aynasından Esra&#8217;yı süzen adam, gözlerini yeniden yola çevirdi. Taksi durağının &#8220;Kargalar basmış lan kenti, bu ne kalabalık! ikiyüzelli yarda öteden, önümü bile göremiyorum. Maçka&#8217;dan dönen boş araç var mı? Sis sis sis!&#8221; anonsu kabinin içinde bir süre dolandı. Oyalanmadan hafif aralık olan camlardan birinden akıp gitti.</p>
<p>- Duyuyormusunuz, dedi sürücü. Yakında şişe suları bile içilmez olacak diyorlar peeeh!. Ne günlere kaldık yarabbim.<br />
<span id="more-792"></span><br />
Perihan&#8217;ın evi, orduevine çıkan sokağın başında, marinaya dirseğini dayamış çay bahçelerinin hemencecik köşesinde, modern görünümlü bir apartmanın son kat dairelerinden biriydi. Geniş ve rahat bir terası vardı evin. Fakülteden hemen sonra, büyük bir ilaç şirketinin kozmetik bölümünde, dolgun ücretle iş bulmayı başaran Perihan&#8217;ın babası Mümkün beyin mülküydü bina. Mademki kızları artık büyümüş, iş güç sahibi olup ekonomik özgürlüklüğünü elde edebilmişti, o halde ona destek olmamak olur muydu hiç?</p>
<p>Fakülteden sonra da bir süre beraber oturmuşlardı Perihan&#8217;la. Sonra Esra, Amerika&#8217;ya gitmiş, oradan da koluna taktığı Chester Cheshire ile çıkagelmişti bir gün. Yine bir süre beraber oturmuşlar, sonra Chester Türkiye&#8217;de yapamamış ülkesine geri dönmeyi seçmişti. Bir süre sonra da Esra gidecekti eşinin yanına. Böyle konuşulmuş, bu planda karar kılınmıştı. Oysa&#8230;</p>
<p>- Paramın üsütünü alabilir miyim lütfen?<br />
- Hanımefendi, bakın Ne yazıyor yolölçerimiz; tamı tamına altmışyedi ve beşyüz. Siz bana ne verdiniz bitamam yetmiş. Eh o kadar da bekledik trafikte, hem ben sizi  köprüden bile geçirdim ama?<br />
- Ne yani siz beni köprüden geçirdiğiniz için benim size ayı falan mı demem gerekiyor, yol boyunca sustum ki ben?<br />
- Hem sonra beklemeler falan.. </p>
<p>Uzandı. Üzeri kadife bezle örtülü kutucuktan bir kaç bozukluk aldı, kadına uzattı.<br />
Hışımla kapıyı çarpıp, çoktan apartmanın cümle kapısına doğru seğirten Esra, aracın camlarından fısıltı eşliğinde yayılan tamı tamına iki buçuk lira değerindeki &#8220;lanet olası orospu&#8221; yellenişini, belli ki duysa bile önemsemez haldeydi.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İp ucu; (&#8216;Satılık lampri&#8217; levhasını hiç kimse göremedi oh olsun : -)<br />
Diğer ucu; (	1 yarda = 0,9144 metre, hıhım)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/_19Rd1sRbqM" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/varyant.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/varyant.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Konuksuz Aşk</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/r2j2zN3Lmdo/konuksuz-ask.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/konuksuz-ask.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Apr 2010 15:51:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılan]]></category>
		<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=720</guid>
		<description><![CDATA[*** Esra Cheshire, pikocuğu ile giriştiği ağız dalaşından kaçmak için bir süreliğine kendisini yatak odasının sessizliğine kapatmayı uygun buldu. - Bana artık piko demesen, Oysa Pikocuğum derken Esra&#8217;nın içi gidiyordu. - Neyim ben Allahaşkına eski moda bir mutfak örtüsü mü? - Ama sen seversin ki sana Pikocuğum dememi. - Ama sevmiyorum. Hiç de sevmedim. Bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Esra Cheshire, pikocuğu ile giriştiği ağız dalaşından kaçmak için bir süreliğine kendisini yatak odasının sessizliğine kapatmayı uygun buldu.<br />
- Bana artık piko demesen,<br />
Oysa Pikocuğum derken Esra&#8217;nın içi gidiyordu.<br />
- Neyim ben Allahaşkına eski moda bir mutfak örtüsü mü?<br />
- Ama sen seversin ki sana Pikocuğum dememi.<br />
- Ama sevmiyorum. Hiç de sevmedim. Bir adım var yahu benim. Ööööfff !<br />
Anlamıştı. Ona yakıştırdığı ve uzun zamandır benimsedikleri &#8216;isimcik&#8217; artık kabul görmüyorsa, bunun elbette başka bir kadınla ilgisi vardı.<br />
Tuvalet masasının önünde bir süre sessizce oyalandı. Kapının sertçe kapanışını duydu. Neden sonra parçalamak isteğiyle sıkı sıkıya kavradığı eşyaların, hınçla boğazları sıkılmış parfüm şişelerinin yere savrulduğunu farketti. Arkası felaketti bunun. Tek başına göğüslemek zorunda kalacağını bildiği, yeni yeni alınmış bir sürü elbisenin, yüklü alışveriş faturalarının,  yakışsın veya yakışmasın yepyeni bir saç modelinin, kendisini erkekler hakkında sorgulamaya iteceği bir felaket.</p>
<p>Böyle zamanlarda, geleceği görebilmek için bilici olmaya hiç gerek yoktu. Gereğince yaşanmış olması yeterliydi benzer durumların.</p>
<p>Daha da kötüsü, iş işten geçtikten sonra kendisini oldukça kilo almış bulabilirdi. Dağılmaya veya &#8216;az öncenin&#8217; buğusunu biraz olsun dağıtmaya ihtiyacı vardı. Mantosunu aldı. ayakkabılarını çabucak giydi. Kapısını sıkı sıkıya kapatıp, kilidini bir kaç tur  çevirdi. Dar sokaklardan geçip caddeye ulaştığında, bir taksiye durması için el ederken, kendi kendine gülümsediğini farketti.</p>
<p>Sanki hep; &#8220;gitmesi gereken bir yol, varması gereken bir yer&#8221; varmış gibiydi&#8230;<br />
<span id="more-720"></span></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>&#8220;Hepimiz birer gezgin oluruz ay doğduğunda&#8221;.</p>
<p>&#8220;Var olduğunu gözlemleyebildiğimiz her &#8216;şey&#8217;, var olmanın bilinci ile donatılmıştır.  Ve biz, bunların üreme yeteneğine sahip olanlarını canlı, olamayanlarını ise basitçe cansız olarak adlandırabiliyoruz. Mülk edindiğimiz ve işimize yarayabileceğini düşündüğümüz her şeyi ise  eşya olarak tanımlarız. O halde buradan hareketle &#8216;bedenimiz bir eşyadır&#8217; demek ne kadar da doğrudur ?&#8221;.</p>
<p>Aslında yazmak, dile getirmek, öfkeyle haykırmak yeri göğü inletmek, bağırarak, inleyerek veya ağlayarak ifade etmek istediği tek cümle; &#8220;<strong>Rahat uyuyabilir miydin ki bu kadar, kollarım seni böylesine sıkı sıkıya sarmalamasa, bedenimle ısıtıp içini, yüreğinle yanmasam, rüyalarımda?</strong>&#8221; dan başka bir şey değildi.</p>
<p>Ne anlamı vardı ki bütün bu yazdıklarının. Eni sonu bedenin bir hapishane olduğuna gidip dayanacaktı işte bütün bütün söyleyebileceği. Oysa kendisi çok daha büyük bir şeyin tutsağıydı ki şimdi&#8230;  İşte bunu dillendirmeyi umuyordu saatlerdir karaladıklarında. Anlatmak, bazen susmaktan  daha çok bitiriyordu onu. Bazen de tersi yıkıcı oluyordu böylesi dillenmenin. Ama arkasından hep göz yaşları gelirdi &#8230;Dillendirmenin.</p>
<p>Aşkın her defasında olmasa bile genellikle tek taraflı olduğunu, çok uzun zaman önce öğrenmişti o. İki tarafın da eşit derecede birbirini eşit düzeyde sevemediklerini, yaşananların çoğu zaman tek taraflı kaldığını, diğer tarafın sürece arasıra katıldığını, çoklukla da oyunbozanlık ettiğini falan&#8230;</p>
<p>Oysa aşk kendi başınayken bile, oldukça yoğun bir dengesizlikti.</p>
<p>Ama aslında o, aşkın bulunmak istenene yönelmiş bir arayış, bir yolculuk olduğunu, bu yolculuğun da genellikle hiç yol arkadaşı, yahut kendinden başka yolcusu olmadığını, hanidir biliyordu. Konuksuzdu aşk. Üstlerine sıkı sıkıya kapanmış kapıların ardında, tozlanmamaması için çarşaflarla örtülmüş duyguların saklandığı bir misafir odasıydı. Ev sahibinin bile, özel bir konuğu olmadan girmek istemediği yasak odalardan biriydi işte aşk denilen. Ne kadar tozu alınırsa alınsın, eşyalar zaman içinde eskir, konuksuzluktan yıpranır, kapısı açılmaya açılmaya insan ruhunun derinliklerinde zamanla varlığı unutulup terkedilirdi.</p>
<p>Üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra, artık varlığı bile tartışılır olurdu böylesi duyguların. İnanmayı seçerdi kimi zaman insan, kimi zaman da yok saymayı. Oysa uzun zaman önce kendiliğinden kaybolup giden, işte bu yüzden, kaybolup gidebildiği için yok sayılan bir şeydi aşk.</p>
<p>&#8221; <strong>&#8230;Ve Aşk, en büyük kaybımızdı bizim.</strong>&#8221; diye içlendi.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Bir gün önce</strong></p>
<p>İpin Ucu ( Misafir bekliyor muydun annem : -)<br />
Diğer ucu ( Canlı cansız ayrımında mantık hatası aramayınız lütfen.)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/r2j2zN3Lmdo" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/konuksuz-ask.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/konuksuz-ask.html</feedburner:origLink></item>
		<item>
		<title>Uçan yaban kuşları..</title>
		<link>http://feedproxy.google.com/~r/Sardalya/~3/-AH9BlGOCbc/ucan-yaban-kuslari.html</link>
		<comments>http://www.sardalyaavi.com/ucan-yaban-kuslari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2010 10:48:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yitik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sardalyaavi.com/?p=694</guid>
		<description><![CDATA[*** -Peki bey&#8217;fendi siz saçmalığınızı nasıl alırsınız ? -Mersi canım teşekkür ederim orta şekerli olsun lütfen. Mutfağa doğru yönelen garson karar değiştirip düzensiz adımlarıyla diğer müşterilerinden herhangi birine yönelirken, masasının üzerindeki peçeteyi huzursuz biçimde çekiştiren adam şöyle düşünüyordu. &#8220;Seninle yıldızlar sönene kadar sevişmek, evrenin kuytusunda, asla sabaha kadar değil&#8221;. Durakladı. Son sözü kalabalık caddeye bakan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">***</p>
<p>-Peki bey&#8217;fendi siz saçmalığınızı nasıl alırsınız ?<br />
-Mersi canım teşekkür ederim orta şekerli olsun lütfen.</p>
<p>Mutfağa doğru yönelen garson karar değiştirip düzensiz adımlarıyla diğer müşterilerinden herhangi birine yönelirken, masasının üzerindeki peçeteyi huzursuz biçimde çekiştiren adam şöyle düşünüyordu.</p>
<p>&#8220;Seninle yıldızlar sönene kadar sevişmek, evrenin kuytusunda, asla sabaha kadar değil&#8221;. Durakladı. Son sözü kalabalık caddeye bakan vitrinin camlarında gezdirdiği gözlerine bıraktı. &#8220;sonrası hiç olmasa&#8221;.</p>
<p>O gittiğinden beri asla okuyamadığı kitapları olmuştu artık. Mesela &#8216;<em>Uçan yaban kazları</em>&#8216;nı çocukluğundan beri çok sevdiği halde, her zaman yaptığı gibi yeniden okumaya kalkıştığında, ellerinin titrediğini, yüreğinin bir serçeye dönüştüğünü farkedip, telaş içinde kütüphanesinin sıkça el değdirmediği köşelerine doğru iteleyivermişti.<br />
Artık biliyordu. Kendisi, yaşadıklarına bakılırsa  &#8216;O&#8217; olmalıydı. Ancak o, hala kendisinden fersah fersah uzak kalmış başka biri gibiydi sanki. Aceleci, tedirgin, canı burnunda güvensizliği ile daima tetikte, ama uçmayı ve şakımayı yine de seven bir serçe.<br />
<span id="more-694"></span><br />
Ve o, kendisini sabırla ve hiç bıkmadan, günler boyu kuluçkada beklediği, açı açına, yarı uykulu, uyanık veya, bir güvercine benzetiyordu. Bir başına. Yüksünmüyordu hiç. İkisinin bir arada yapabileceği en benzersiz şey işte buydu ve bu kadardı. Neden daha fazlasını umsundu ki?<br />
&#8220;Kendi parmak izlerimizi bırakıyoruz ilişkilerimizde dokunduğumuz her noktaya. Ve asla bir birine benzemeyen kendi yıkıntılarımızı bırakıyoruz arkamızda,  &#8230;Oysa bu bir yıkıntı değil&#8221; diye düşündü. &#8220;Bu bir bütün, olabildiğince görkemli, acı mutlulukla, mutluluk renklerle yer değiştiriyor farketmiyor musun?&#8221;</p>
<p>Ve onun böylesine kasvetli ve ıslak bir günde bile bu kahveye gelişi, bu masayı seçişi, masanın boşalması için dakikalarca beklemesi, garsona katlanması, aynı siparişin bir kez daha verilmesi, vitrinin buğulanmaya yüz tutan camlarından dışarıyı seyretmesi, sonra dalması, her silüeti ona benzetmesi, yerinde kıpırdanması,yatışması sonra, tamda şimdi yerini almış olduğu masada, bulunduğu konumda, benzer zamanlarda ama onsuz, çok uzun zaman önce ama bir farkla, şimdi yalnız olduğu başka günü yinelemesi içindi. Bunu her yapışında, aralarındaki bağın birbirlerinden bu kadar uzak kalmalarına rağmen daha da güçlendiğini, acı içinde kavrıyordu.</p>
<p>Garsonun bıraktığı bir kaç önemsiz şeye hiç dokunmadı.<br />
An&#8217;lar, dakikalar, saatler&#8230;<br />
&#8220;Aman tanrım&#8221; sessizlik ne kadar da uzun sürüyordu öyle.</p>
<p>Karanlık çökerken, kalabalık caddede sadece onun yanında bir başkası yoktu. Ama o tüm başkalarını sanki oymuşcasına içine çekip konuşuyordu.</p>
<p>- Benden vazgeçtiğini sanmıştım.<br />
- Açlığa takıntılı bir herifim ben. Doyana kadar vazgeçemem.<br />
- Doyar mısın ki bana?<br />
- Dedim ya takıntılı biriyim.</p>
<p>Sonra daha da garip bir şey oldu. Whistler&#8217;in nocturne&#8217; ü gibi bütün bir cadde, apartmanların, iş hanlarının  çatılarından, giriş katlarındaki dükkanlarına kadar, hatta yer yer kaldırım taşlarına değin mavi ve gümüş renklerine bulandı tüm görebildikleri.<br />
kalabalık da&#8230;.<br />
Galiba yaşam, bazen böyle bir şeye dönüşebiliyordu.</p>
<p style="text-align: center;">*****</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Bir gün önce</strong></p>
<p>İpin ucu: (Öpmeye kıyamadı ama yine de hesabını ödedi adam: -)<br />
Diğer ucu:(even the darkness must, once disappear, so the night can give birth to, a day, nocturne)<br />
Düğüm;(sırtındaki izleri hatırlıyorum ve düşündükçe benim canım acıyor, sen nasıl anımsamazsın dedi adam : -)</p>
<img src="http://feeds.feedburner.com/~r/Sardalya/~4/-AH9BlGOCbc" height="1" width="1"/>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sardalyaavi.com/ucan-yaban-kuslari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		<feedburner:origLink>http://www.sardalyaavi.com/ucan-yaban-kuslari.html</feedburner:origLink></item>
	</channel>
</rss>
